Astronomi, Astroloji ve İbn Arabî’nin Kozmolojisine Dair

Mehmet Temelli

Astroloji, gök cisimlerinin hareket ve konumlarının yorumlanmasıyla yeryüzündeki ‘oluş’un anlaşılabileceği ve önceden bilinebileceği ilkesine dayanan bir bilim dalıdır.[1] Bir kişinin geleceğinin ne olacağı, bir işin sonucunun iyi mi kötü mü olacağı, bir sorunun cevabının ne olacağı veya bir işe başlamada en iyi zamanın hangisi olduğu gibi çeşitli soruları cevaplamak için kullanılır. Kullanımlarına göre de çeşitli kısımlara ayrılır.[2] Bu amaçlarla, söz konusu eylem veya doğum anındaki, astrolojik öngörüye esas olan gök cisimlerinin konumlarını gösteren bir yıldız haritası (horoskop) hazırlanır. Bu horoskopun yorumlanmasıyla da istenen sonuçlar çıkarılır.

Astrolojinin belirlenebilen ilk kaynağı Mezopotamya’dır. Bu bölgenin güneyinde yaşayan ve yıldızlara bağlı bir inanç sistemine sahip olan Keldanîler[3] tarafından ortaya konduğu kabul edilir.Astrolojinin ilkelerinin henüz oluşmadığı bir dönemde, daha çok göksel olayların yeryüzündeki sonuçları şeklinde kehanetler ihtiva eden en eski astrolojik belge, I. Babil hanedanı dönemine (M.Ö. 18-16. yy.) ait EnumaAnuEnlil adıyla anılan 68-70 kadar çiviyazısı tablet serisidir.[4] Astroloji daha sonra, Mezopotamya’dan Mısır’a geçti.[5] Firavunların rahipleri Keldanîlerin öğrencileriydi. Gizemli Toth, Mısır’da astrolojinin ilk öğretmeni olarak kabul edilir. Yunanlılar bu bilimi Mısır’dan aldılar. Ünlü astronom İskenderiyeliBatlamyus (KlaudiosPtolemaios, MS. 85-165) astrolojinin temel kitaplarından biri olan Apotelesmatika’yı (ayrıca Tetrabiblos veya Quadripartitum olarak da bilinir) yazdı.

Araplar bu bilimi Yunanca’danPehlevice’ye (eski Farsça) çevrilmiş kitapları kendi dillerine aktararak elde ettiler. Bu işte öncülüğü Ebu Maşer el-Belhî (787-886) yaptı. Klasik dönemlere ait astroloji üzerine önemli bilgilere sahip olan Yahudi bilginler zamanla Arapların öğretmenleri oldular.

Daha sonraları astroloji Haçlı seferleri ve Endülüs vasıtasıyla Batı’ya geçti. 15 ve 16. yüzyıllar, Batı’da astrolojinin tam bir gelişimine sahne oldu, özellikle Yeni-Eflatunculuk ve Hermesçilik’le birlikte yayıldı. Güneş–merkezli sistemin ve yeni gezegenlerin keşfiyle bugünkü şeklini aldı.

Kadim toplumlarda gökyüzü ve oradaki cisimlerin hareketleri dikkatle izlenirdi. Bu cisimlerin gözlenen hareketlerini anlamak, bu hareketlere hakim olan kanunları keşfetmek ilahî bir sanattı. Temelleri yaklaşık 4000 yıl önce atılan astrolojinin sembolik dilini anlamak için bu dilin kullandığı astronomik araçları bilmek gerekir.

 

Yeryüzündeki bir gözlemci öncelikle, yer ve gök şeklinde iki bütünlük fark eder. Bu ikisini birbirinden ufuk çizgisi ayırır. Denizin ortasındaki bir kişi için bu çizgi tam bir dairedir, buna ‘ufuk çemberi’ denir. Böylece gözlemcinin algısına hitap eden mekan, bir daire şeklindeki yer düzlemi ve bunun üzerinde yarım küre şeklindeki gökyüzüdür. Bu yarım kürenin diğer parçası da zihinde tamamlanırsa astronomik hareketleri açıklamakta kullanılan ‘gök küresi’ elde edilir. Yeryüzündeki gözlemcinin bulunduğu noktadan yere dik olarak (‘çekül doğrultusunda’) geçen doğru gök küreyi iki noktada keser. Bunlardan biri tam tepedeki ‘başucu’ (zenit) noktasıdır, diğeri gök kürenin görünmeyen kısmını aynı doğrultuda kesen ‘ayakucu’ (nadir) noktasıdır.

 

 

Gök cisimleri, gök küre üzerinde bir eksen etrafında dönüyormuş gibi görünürler. Aslında dönen dünya olduğundan bu eksen yerin ekseniyle aynıdır. Bu eksenin yer küreyi deldiği noktalara ‘yerin kutupları’, gök küreyi deldiği noktalara da ‘göğün kutupları’ denir. Bu eksene dik olan büyük daireye ise ‘gök ekvatoru’ denir ki gök küreyi iki eşit parçaya ayırır.

Çıplak gözle gökyüzünü gözleyen dikkatli bir gözlemci dolanmakta olan 4 ana cisim türü fark eder: Güneş, Ay, gezegenler ve yıldızlar. Bunların her biri farklı bir dolanım düzenine sahiptir:[6]

  1. Güneşi gözlediğinde onun gökyüzünde bir daire üzerine dolandığını görür. Bu daire (görünen kısmıyla yarım daire) gözlemciye göre yılın belli günlerinde güneye, belli günlerinde de kuzeye kaymaktadır. Güneşin gökyüzünde izlediği ve üzerinde yıllık hareketini yaptığı bu daireye ekliptik (tutulum) çemberi veya kısaca ekliptik denir. (Bu kitapta güneş çemberi de aynı anlamda kullanılmaktadır.) Ay’ın hareket ettiği yörünge de ekliptikten beş derece uzaktır. Gezegenler ise ekliptiğe yakın (nadiren çakışık) bir yörüngede görülürler. Özetle güneş, Ay ve gezegenler, gökyüzünde birbirine yakın bir çizgide seyrederler.

Güneş, yılda iki defa gün ortası konumunda gök ekvatorunda bulunur. Bunlar, ekliptiğin gök ekvatorunu kestiği noktalardır. 21 Mart ve 23 Eylül tarihlerine denk gelen bu noktalara gün-gece eşitliği (ekinoks) noktaları denir. Ekliptiğin yıl boyunca gök ekvatorundan en uzakta bulunduğu iki nokta da gündüz uzamasının kısalmaya döndüğü 22 Haziran ve kısalmanın uzamaya döndüğü 21 Aralığa denk gelen bu günlere gündönümü (solstis) noktaları denir.

Güneşin gökyüzündeki günlük hareketi, yıldızların hareketlerinden her gün yaklaşık 4 dakika geç doğması ile ayrılır. Yani yıldızlar her gün 4 dakikalık bir ilerleme gösterirler.

  1. Ayın hareketine gelince, o da diğer gök cisimleri gibi doğar ve batar, ancak her gün doğuya doğru bir kayma yapar. Diğer bir ifadeyle her gün 52 dakika geç doğar ve batar. Ayın hareket dairesi ekliptik dairesini iki noktada keser ve onunla yaklaşık 5º’lik bir açı yapar, bu kesme noktalarına ‘düğüm’ denir.
  2. Gezegenlerin hareketleri ise daha değişiktir. Onlar gökyüzünde hep aynı yönde hareket etmezler, bazen ileri bazen de geri gidiyormuş gibi görünürler. Bu hareketleriyle yıldızlardan ayrılırlar, yoksa onlar da görünüşte yıldızlara aynı büyüklükte ışıklı cisimlerdir. Bu şekilde ileri-geri hareketle gezindikleri için bu adı almışlardır. Gezegen (seyyare, planet) kelimesi eskiden Güneş ve Ay dahil diğer gezegenler için de kullanılırdı ve yıldızlardan ayrı değerlendirilirdi.

Merkür ve Venüs, Güneşe dünyadan daha yakın (‘iç gezegenler’) oldukları ve gökyüzünde de daima güneşe yakın görüldükleri için ancak Güneşin batışından sonra veya doğuşundan önce görülebilirler. Diğerleri yani ‘dış gezegenler’ ise konumlarına göre gece boyu gözlenebilirler.

  1. Yıldızların günlük hareketi de Güneşinki gibi dairesel bir harekettir. Gündüz Güneşin izlediği yol üzerinde gece görülen takımyıldızlar, burçları oluşturur. Diğer bir deyişle ekliptik üzerindeki takımyıldızlar burçlar kuşağı olan ‘Zodyak’ı oluşturur. Zodyak kelimesi ‘hayvanlar çemberi’ anlamındaki Yunanca zoidiakoskuklos’tan gelir.

 

Zodyak çemberi, ‘burç’ adı verilen her biri 30º’lik 12 kısma bölünmüştür. Bu kısımlara ve onlara denk düşen takımyıldızlara birer isim (yoğunlukla hayvan ismi) verilmiştir. Bu isimlendirmeye ait en eski kayıtlar yaklaşık M.Ö. 1000 yılına ait çivi yazısı tabletlerdir. Pek çok kültürde önemsiz farklar dışında hep aynı semboller kullanılmıştır.

Ekliptik üzerinde Zodyak’ın başlangıç noktası İlkbahar gün-gece eşitliği noktasıdır ki 21 Mart’a ve Koç burcunun başlangıcına denk düşer. Fakat bu başlangıç noktası sabit değildir. Bunun sebebi, dünyanın ekseninin her 26.000 yılda bir daire çizerek doğrultusunun değişmesidir. Bu hareketin sonucu olarak gün-gece eşitlikleri bir takımyıldızdan diğerine kayar. Bu olaya, gün-gece eşitliklerinin öncelemesi (ekinoksların presesyonu) denir. Bu öncelemeden dolayı bahar gün-gece eşitliği bugün kova burcunun başına kaymıştır. Bu hareketin diğer bir sonucu da eksenin yön değiştirmesinden dolayı farklı yıldızların kutup yıldızı olmasıdır. Bugünkü kutup yıldızı yaklaşık olarak M.S. 2100’de kutba en yakın yıldız olacaktır. Piramitlerin inşa edildiği çağda (M.Ö. 3000) Ejder takımyıldızındaki Thuban, kutup yıldızıydı.

 

Bu presesyon sonucu, bahar gün-gece eşitliği noktası her 2160 yılda bir burç geri kayar. Bu durum göz önüne alındığında 21 Mart’ın Koç takımyıldızına denk gelmesi, yani takımyıldızlarla burçlar kuşağının çakışması, yaklaşık M.Ö. 2000 yılına rastlar. Ancak bu tarihte Koç burcunun başlangıcı olan bahar gün-gece eşitliğinin Koç takımyıldızına denk düşmesinden dolayı burçların ve isimlerinin belirlenmesinin bu tarihlerde yapıldığı sonucuna ulaşılır. Bu kayma, astroloji çalışmalarını geçersiz kılmaz, ancak bu çağa uygun şekilde bir karmaşıklık ve düzensizlik katar.[7]

Ayrıca ekliptik, 30º’lik 12 eşit parçaya daha bölünür. Bunlara ‘evler’ denir. Evler doğu ufkundan başlayarak saat yönünün tersinde batıdan doğuya doğru numaralandırılır. Her ev insan hayatının bir yönünü temsil eder, sırayla: hayat, zenginlik, kız ve erkek kardeşler, ebeveynler, oğullar, sağlık, evlilik, ölüm, yolculuklar, şerefler, arkadaşlar ve düşmanlar. Her ev kendisiyle aynı sıradaki burçlauyum içindedir.

 

No Burcun Adı Sembol Latince adı Arapça adı Tarih Unsur Tabiat Tür Gezegen

(Geleneksel)

Organ Cinsiyet Simya

işlemi

1. KOÇ A Aries Hamel 21 Mart – 20 Nisan Ateş sıcak-kuru Kardinal Mars Baş, Beyin Erkek Kül etme
2. BOĞA B Taurus Sevr 21 Nisan – 20 Mayıs Toprak kuru-soğuk Sabit Venüs Ense, Boğaz Dişi Katılaştırma
3. İKİZLER C Gemini Cevza 21 Mayıs – 20 Haziran Hava sıcak-nemli Bileşik Merkür Akciğer, kollar Erkek Sabitleme
4. YENGEÇ D Cancer Seretân 21 Haziran – 22 Temmuz Su soğuk-nemli Kardinal Ay Göğüs, karın Dişi Çözündürme
5. ASLAN E Leo Esed 23 Temmuz – 22 Ağustos Ateş sıcak-kuru Sabit Güneş Kalp, Sırt Erkek Sindirme
6. BAŞAK F Virgo Sünbüle 23 Ağustos – 22 Eylül Toprak kuru-soğuk Bileşik Merkür Bağırsaklar Dişi Damıtma
7. TERAZİ G Libra Mîzan 23 Eylül – 22 Ekim Hava sıcak-nemli Kardinal Venüs Böbrekler,

Damarlar

Erkek Süblimleştirme
8. AKREP H Scorpio Akreb 23 Ekim – 21 Kasım Su soğuk-nemli Sabit Mars Cinsel Organlar Dişi Ayırma
9. YAY I Saggitarius Kavs 22 Kasım – 20 Aralık Ateş sıcak-kuru Bileşik Jüpiter Uyluk ve kalçalar Erkek Yaratma
10. OĞLAK J Capricorn Cedî 21 Aralık – 19 Ocak Toprak kuru-soğuk Kardinal Satürn Dizler, eklemler Dişi Mayalandırma
11. KOVA K Aquarius Devl 20 Ocak – 18 Şubat Hava sıcak-nemli Sabit Satürn Bacaklar,

ayak bilekleri

Erkek Çoğaltma
12. BALIK L Pisces Hût 19 Şubat – 20 Mart Su soğuk-nemli Bileşik Jüpiter Ayaklar Dişi Yansıtma

 

Bir de Ay konakları (menâzilu’l-kamer, lunarmansions) vardır. (Bunlara da ‘ev’ dendiği için karışıklık olmasın diye ‘konak’ tabirini tercih edeceğiz.) Ayın her günkü 52 dakikalık geç doğmasından dolayı gökyüzündeki konum değişikliğini belirlemek için yaklaşık 13º’lik 28 yay kabul edilmiştir. Bunlara Ayın menzilleri veya konakları denir. Hint ve Çin astronomisinde de rastlanılan bu anlayışa Araplar, İslam’dan önce de aşinaydılar. Daha çok astrolojide kullanılan bu konakları belirtmek için takımyıldızlardan faydalanılır. Arapça’da her konağın bir ismi vardır.

 

 

Burçlar kendi içlerinde üçlü gruplara ayrılırlar. Her burcun bir unsuru, bir tabiatı ve bir cinsiyeti vardır. Mesela Koç, Aslan ve Yay burcu ateş unsuruna ait burçlardır, bunlar Zodyak içinde bir üçgen oluştururlar. Burçlar ayrıca Hareketli (Kardinal), Sabit ve Bileşik (Değişken) burçlar olmak üzere üç gruba ayrılır. Hareketli burçlar iki gündönümüne ve iki gün-gece eşitliğine denk düşen burçlardır ve öncü olmayı, girişkenliği ifade eder. Sabit burçlar, inatçılığı ve bükülmezliği temsil eder. Bileşik veya değişken burçlar ise esnekliği temsil eder.

Her burçta etkin olan bir gezegen vardır. Uranüs, Neptün ve Plüton’un keşfinden sonra bunlar da –kanaatimizce ‘şaibeli’ bir şekilde- bu sınıflamaya dahil edildiler. Ayrıca makrokozmos ile mikrokozmosun mütekabiliyeti esasına dayanarak her burç, insan vücudunun bir bölümüne denk düşer. Buna melothesia denir. Simya sembolizmi de burçlarda ifade edilir. Her burca bir simyevî işlem tekabül eder.

Astrolojide ‘aspekt’ terimi, (eski tabirle nazar, yeni tabirle “açı”), gezegenlerin kendi aralarında ya da horoskopun önemli noktalarında derecelere göre ilişkilerini ifade eder. Horoskopta gezegenlerin birbirleriyle yaptıkları açıya göre yorum yapılır. Batlamyus’a göre gezegenlerin iki tür aspekti vardır: (1) hem Zodyak’taki konumları hem de birbirlerine göre konumları ile belirlenen aspektler, (2) sadece birbirlerine göre konumları ile belirlenen aspektler.

Yine Batlamyus’taderecelerine göre 5 türlü aspekt vardır: Birleşme (0º, conjunction, mukārene), karşıt (180º, opposition, mukābele), üçgen (120º, trine, teslîs), kare (90º, square, terbî’) ve altmış (60º, sextile, tesdîs). Bunların açıları, 360 derecenin 3, 4, 5 ve 6’ya bölünmesiyle ortaya çıkar.[8]

Zodyak dairesi, dört ana bölüme ayrılır. Bunlar ilkbahar gün-gece eşitliği, yaz gündönümü, güz gün-gece eşitliği ve kış gündönümü arasındaki bölgelerdir. Bu noktalar aynı zamanda mekanın yönlerine ve Tabiat’ın temel eğilimlerine (yani sıcak, kuru, soğuk, nemli özelliklerine) tekabül eder. Bu yüzden her bölüm ayrı bir unsura mensup ana burçlarla başlar. Zodyak’ta ifadesini bulan diğer bir tezahür de, İlk Akıl’ın ilk üç hareketidir. Bu üç hareketin Zodyak’taki yansıması üçgenlerdir. Üçgenlerdeki burçların unsurları aynıdır, fakat türleri değişiktir. Demek ki Tabiatın etkisiyle Zodyak unsurlara ve mizaçlara ayrılır. İlk Akıl’ın etkisiyle de manevî niteliklerine göre gruplanır, yani alçalma, genişleme ve yükselme hareketleri, değişme, sabitlenme ve bireşme özelliklerine denk düşer ve dolayısıyla da ana, sabit ve bileşik burç gruplarını oluşturur.

Astrolojinin bu temel kavramlarına kısaca değindikten sonra bu sembolizmin oturtulduğu kozmolojik anlayışa göz atabiliriz. Geleneksel kozmoloji ‘gökler’ kavramı üzerine kuruludur. İnsanlığın hiçbir tecrübesi ‘gökler’ tecrübesi kadar evrensel değildir.[9] Göğün bu çok katlı tasavvuru astronomik ve kozmolojik sistemlerde ‘felek’ anlayışı ile ifadesini bulmuştur. Gök cisimlerinin görünen dairesel hareketlerini açıklamakta kullanılan felek kelimesi ‘göksel küreler’ anlamına gelir.

Burckhardt’ın astroloji incelemesinde esas aldığı Büyük Sufî İbn Arabî’nin kozmoloji anlayışını ve dolayısıyla astrolojik sembolizmi anlayabilmek için kadim dünyada etkili olmuş kozmolojileri dikkate almak gerekir.

Sümer’e dayanan Gezegenlerin Keldanî Düzeni, daha sonrasındaki felekler hiyerarşisi anlayışında belirleyici olmuştur. Bu düzene göre gezegenler; Ay, Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jüpiter ve Satürn şeklinde sıralanır. Bu sıralama Arşimed’in ve Çiçero’nun da tercih ettiği sıralamadır. Eflatun, Mısır sırlamasını kabul ederek Güneşi Aydan sonraya alır.[10]Keldanî Düzeni, keyfi bir düzen değildir, aksine gezegenlerin hareketlerine göre belirlenmiştir. Dikkatli bir gözlemci, gezegenlerin harekelerini yıllarca gözlemlediğinde bunların arkalarına denk gelen takımyıldızlara göre gökyüzünde bir tur attıklarını görür. Bu tur, güneşe uzaklık sırasına veya yörüngelerinin büyüklüğü sırasına göre artar. Dolayısıyla gökyüzündeki turu en uzun zaman alan gezegenin en uzakta olduğu kabulüyle bu sıralama oluşturulmuştur.

 

 

 

Kadim dünyada etkili olan bir diğer görüş olan Aristo kozmolojisi, genelde kozmolojik görüşlere hakim olan iki yaklaşımın ikisini birden içeriyordu. İlki, ‘zevahiri kurtarmak[11] olarak adlandırılan, gökyüzündeki ışıklı cisimlerin hareketlerini açıklayabilecek bir sistem geliştirme yaklaşımıdır. İkincisi ise teolojik ön kabullerle çerçevelenen bir hiyerarşi anlayışıdır. Bu iki yaklaşım doğrultusunda Aristo’nun kozmolojisi genel hatlarıyla şöyleydi:[12] Aristo, KuidosluEudoksos ve Kallippos’un eserlerine dayanarak âlemin merkezi olan yerin etrafında dönen eşmerkezli 55 felek (göksel küre) öngörüyordu. Ayın gözlemlenen hareketi tek bir felek ile açıklanabiliyordu. Ancak bunun gibi tek yörünge hareketi sergilemeyen gezegenlerin hareketlerini açıklamak için birkaç felek gerekiyordu. Aristo, bu görünüşteki hareketleri açıklamak için 33 felek düşünen Kallipsos’un sistemini geliştirerek 55 feleğe çıkardı. Orta Çağda Aristo’yu izleyenler, kimi bir yöne kimisi de ters yöne dönen bu iç içe kürelerle uğraşmaktansa temelde bir basitleştirmeye gitmeyi tercih ettiler. 55 küre yerine 8, 9 veya 10 felek kabul edildi. Örneğin PetrusApianus’unCosmographicusLiber’indeki (1524) kozmoloji, yer (toprak), su, ateş, ay, Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jüpiter, Satürn, sabit yıldızlar, Zodyak, Primum Mobile ve Tanrı’nın katı olan 11. felekten oluşur.[13] Bu sadeleştirme ile kozmolojik şemadaki ‘zevahiri kurtarmak’ yaklaşımı terk ediliyor, varlık hiyerarşisi kavramı ağır basıyordu.

Aristo âlemi, Ay üstü ve Ay altı olmak üzere ikiye ayırıyordu. Ay altı âlem dört unsurdan (toprak, su, hava, ateş) oluşuyordu, oluş ve bozuluş âlemiydi. Ay üstü âlem ise esir (ether) unsurundan oluşuyordu ve kalıcıydı. Bu kozmolojik yaklaşım, maddî unsurların Ay feleğinin altına hareketlilik seviyelerine göre ayrı felekler olarak dizilmesiyle ifade edildi.

Zamanla ‘zevahiri kurtarmak’ işi, daha gelişmiş olan Batlamyus sistemine bırakıldı. M.S. 85-165 yılları arasında İskenderiye’de yaşayan Batlamyus, gezegenlerin hareketlerini açıklamak için yeni bir sistem geliştirdi. Aristo sisteminde bütün gök cisimlerinin hareketi yer merkezi etrafında ve daireseldi. Batlamyus bu ilkeyi kaldırdı. Gezegenlerin bir ileri bir geri hareketlerini açıklamak için onları, felekleri üzerinde bulunan ayrı bir daire üzerine yerleştirdi. Gezegenler bu daire üzerine dönüyor, bu daire de felek üzerinde hareket ediyordu. Bu küçük daireye episikl (epicycle, felekü’t-tedvîr) denir.

Müslüman bilginlerden bazıları Batlamyus sistemini görünümü açıklamakta kullanırken Aristo’nun sistemini de basitleştirerek kozmolojik bir model olarak aldılar ve fiziksel doğruluğunu da muhtemel kabul ettiler. Bu İbn Rüşd ve onu izleyen batılı skolastiklerin yoluydu.[14] İbn Sina, İbn Bacce ve İbn Tufeyl gibi düşünürler ise Batlamyus sistemine eleştirel bir yaklaşım sergileyerek ya onu tadil ettiler ya da yeni bir sistem geliştirdiler.[15] Sabit b. Kurra, Batlamyus’un sekiz feleğine bir dokuzuncusunu eklemişti. Bu, yıldızlı göğün üstünde, bütün felekleri içine alan ve günlük hareketi sağlayan yıldızsız bir felekti. El-Muhît denilen bu felek yardımıyla gün-gece eşitliklerinin presesyonunu açıklamaya çalıştılar.

İbn Arabî, kozmolojik sistemini kendi asrında cari olan bu astronomik görüşlere dayandırdı ve aynı sembolizmi kullanarak ifade etti. Varlık mertebelerine (merâtibu’l-vucûd) dayanan metafizik görüşü, felekler hiyerarşisi şeklindeki kozmoloji ile zaten uyuşuyordu. Bununla birlikte bu kitapta sunulan tabloda ifade edilen görüşleriyle harf sembolizmi, astroloji, ilahî sıfatlar, kozmogoni ve kozmolojiyi birleştirdi.

İbn Arabî’ye göre yaratılışın düzeni şöyle özetlenebilir:

Allah bilinmeyi murad etmiş ve mahlukatı yaratmıştır. Bu bilinmeyi murad, bir rahmettir. Zuhurun ilk hali bu rahmettir ve mahlukatın ortaya çıkacağı manevi mekanı oluşturur. İbn Arabî, buna bir hadise atfen amâ (bulut) der. Amâ’nın hakikati Allah tarafından doğrudan yaratılan ‘ervâh-ı müheyyeme’nin suretlerini kabul etmiştir. Allah bu ruhlardan birini seçmiş ve ona tecelli ilmini öğretmiştir. Ona Rûh-ı Azam, Kalem-i Ala ve Akl-ı Evvel de denir ki Hazret-i Muhammed’in (sav) hakikatidir. Nur isminin tecellisiyle bu Akl-ı Evvel’den bir gölge zuhur eder, ona da Nefs-i Küllî veya Levh-i Mahfuz denir. Bütün var olacak şeyler Akl-ı Evvel tarafından bu Nefs-i Küllî’ye yazılır. Nefs-i Küllî’den bir ikili çıkar, bunlara Tabiat ve Hebâ denir.[16]

Tabiat, dört tane hakikat üzeredir, bunlar sıcaklık, soğukluk, rutubet ve kuruluktur. Rahman’ın Nefesi devamlı Tabiat’a dönük, Tabiat ise sürekli ona suretler vermektedir. Tabiat, bir yandan kendisinde Rahman’ın Nefesi vasıtasıyla zuhur eden suretlere pasif bir ayna olurken, diğer taraftan Rahman’ın Nefesinin suretlerini varlığa getirdiği için aktif olmaktadır.

Hebâ sözlükte “toz, zerrecik” anlamına gelir. Filozoflar ona küllî heyula (Yun. hyle: madde) adını verirler. Bütün âlem, bilkuvve onun içindedir. Allah, Hebâ denilen şekilsiz maddenin içine âlemin suretlerini açmıştır. Toz ve zerreciklerin varlığı güneş olmadan görülmediği gibi Hebâ’nın varlığı da onda açılan ve tecelli eden sûretler olmadan anlaşılamaz.

Tabiat ve Hebâ’danKüllî Cisim doğmuştur. Zahir olan ilk cisim budur. Küllî Nefis, Akl-ı Evvel’den aldığı bilgileri Hebâ’ya suretler olarak yansıtır, bu suretler tabiatın dört unsuru ile birleşerek cisim haline gelir. Böylece yaratma başlar ve ilk yaratılan Küllî Cisimdir.

Küllî Cisim içinde ve onun tarafından oluşturulmuş ilk şey Arş’tır. Taht anlamına gelen Arş, bütün cisimleri [maddî âlemi] kuşatan cisimdir. Yüksekliğinden dolayı veya hükümdarın kaza ve takdirinin hükümlerini üzerinde oturduğu tahttan vermesinden ötürü tahta benzetilerek arş denilmiştir. Yoksa orada tahta benzer bir biçim veya cisim yoktur.[17] “Gökler ve yeryüzü, tıpkı, bir çöldeki bir halka gibi Kürsî’nin boşluğundadır. Kürsî ise, tıpkı, bir çöldeki bir halka gibi Arş’ın boşluğundadır.” der İbn Arabî.[18]

Arş’ın altında Kürsî vardır. Üzerine çıkılan veya oturulan tabure anlamında gelen Kürsî kelimesi, gökleri ve yeri uzunluk ve genişliği ile kuşatan feleğin adıdır. Bütün fiilî sıfatların tecellisinden ibaret olup ‘ilâhî emirlerin ortaya çıktığı ‘yer’i ifade eder. Arş’ta kuvve halinde bulunan ilâhî kelimeler Kürsî’de fiil haline gelip tecelli eder.

Kürsî’nin altında dönen Atlas Feleği bulunur, ona yıldızsız felek veya burçlar feleği de denir. İbn Arabi onun hakkında şöyle der: “Allah, mertebe bakımından Kürsî’den daha aşağı başka bir dairevî cisim yarattı ve bunu felek gibi dairevî, fakat yıldızsız yaptı. Allah burada oniki şey takdir etti… Her birine diğerininkinden başka bir isim verdi. Bunlar, burçlar diye bilinir. Tabiat’ın saltanatını bunlardan ortaya çıkardı.”[19] “Ondaki burçlar takdirlerdir. Onlar bu şekilde oniki kısma ayrılırlar. Her kısımda meleklerden bir melek vardır, o bu kısmın reisidir… Bu melekler çeşitli suretlerde ortaya çıkarlar ve bizim âlemimizde suretlerinin adıyla adlandırılırlar.”[20]

Atlas Feleği’nin altında ise Sabit Yıldızlar Feleği vardır. Daha sonra göğün yedi katına denk düşen yedi gezegen (sırasıyla Satürn, Jüpiter, Mars, Güneş, Venüs, Merkür, Ay) felekleri gelir. Daha sonra Anasır-ı Erbaa denilen dört unsur (ateş, hava, su, toprak) felekleri yer alır. Bu sembolik şemanın merkezinde dünya vardır.

Bu düzende dikkati çeken diğer bir nokta, burçların yıldızsız gökte yer almasıdır. Halbuki takımyıldızlar olan burçların, sabit yıldızlar feleğinde yer almaları beklenirdi. Bu durum bir çelişkiyi değil, burçların İbn Arabî’nin anlayışındaki biçimini gösterir. Ona göre Atlas Feleğinde 12 tane melek vardır. Bunlardan ilki terazi biçimindedir ve hallerin, başkalaşımların ve (felekî) zamanın anahtarı onun elindedir. İkinci melek, akrep biçimindedir, Allah ateşin var edilmesini onun elinde kılmıştır… Bu ilgi çekici ifadelerle İbn Arabî, bilinen burçları melekler olarak tasvir eder. Diğer bir deyişle ona göre burçlar, yıldızlar değil meleklerdir. Her melek gibi onlar da Allah tarafında kendilerine emredilenleri yaparlar.

İlk bakışta İbn Arabî’nin yer-merkezli bir evren tasavvuruna sahip olduğu görülür. Günümüz astronomisinin bu anlayışı yıkmasıyla buna dayanan kozmolojiler de tarihe karışmış farzedilebilir. Ancak durum o kadar basit değildir. Çünkü burada sunulan bir evren haritası, mekansal bir şema değil, sembolik bir tasavvurdur. Gözle algılanan dış dünya, bize yer-merkezli bir resim sunar. Bu resim, insanın kozmik merkez olması anlayışıyla örtüşür. Başka bir ifade ile fizik, zuhur anlayışına dayanan sembolizm vasıtasıyla metafizikle buluşur. Sonuç olarak dünyanın “gerçekte” evrenin merkezinde yer almaması bu tasavvurun hakikatini zedelemez.

Söz konusu sembolizmin esası, hayal kavramına dayanır. İbn Arabî’ye göre duyularla algıladığımız evren (zâhirî âlem) bir hayaldir. Ancak boş, esası olmayan bir kurgu veya sanrı değildir. Kendinden üstteki bir gerçeklik seviyesine işaret eden sembolik bir hayaldir. Dolayısıyla bu âlemde bulunan her şey, bir hakikatin sembolüdür veya başka bir açıdan açılımı, dışavurumudur. Dışımızdaki nesnelerin dizilişi, vuku bulan olaylar, hepsi bir hakikati ifade ederler. Ancak bizzat hakikat olmadıkları için de aynı zamanda hakikati örterler. Çıplak gözle algılayabildiğimiz gök cisimleri ve bunların içinde Güneş, Ay, gezegenler ve burçlar da bu sembolik fonksiyona sahiptirler. Âlemin bu sembolik dilini bilen (ârif) nesneleri “okuyabilir.” Çünkü evren “büyük kitap”tır.[21]

Onun yazılarındaki ana hedef, “birlik” fikridir. O, sistemini ontolojik ve epistemolojik birlik üzerine kurar. Bu bütün içinde her şey anlamlı ve birbiriyle irtibatlıdır. O, kişiyi bu bütünü kavramaya ve bunun bilinçli bir parçası olmaya davet eder. Diğer sufiler gibi o da, geçmiş sıkıntısının ve gelecek endişesinin insanı bu bütünden koparacağına, anın gereğini yerine getirmekten onu alı koyacağına vurgu yapar. Geleceği değiştirmek insanın elinde değildir, bu yüzden onu bilmesi üzüntü ve endişeden başka bir şey vermez. İnsan bu kozmik bütüne dahil olarak, teslim olarak huzur bulabilir. Bu basit bir kadercilik değildir, var olanı olduğu gibi kabul etmek cesaretidir.

İslam kültüründe astroloji, yanlış ve aldatıcı (bâtıl) bir alan olarak görülmüş ve yasak sayılmıştır. Bunun başlıca iki sebebi vardır: Birincisi astrolojinin, göksel cisimlerin insanların geleceği ve yeryüzünde meydana gelecek olaylar üzerinde etkisi bulunduğunu savunması, ikincisi de birtakım hesaplamalarla geleceğin bilinebileceğini iddia etmesidir. İslam, Allah’ın mutlak iradesi ve kudreti üzerinde ısrarla durur ve bunu gölgede bırakabilecek O’ndan bağımsız bir irade ve etkiyi şiddetle reddeder. Aynı şiddetli karşı çıkışı, gaybı (bilinmeyeni, görünmeyeni, geleceği) bilme iddiasında bulunanlara karşı da yapar. Bütün bu fikirleri sapıklık olarak kabul eder.[22]

Her ne kadar İslam toplumunda astrolojiyi bir kehanet aracı olarak kullananlar olduysa da bu hiçbir zaman dinde meşruluk zemini kazanamadı. Gerek Farabî ve İbn Sina gibi filozoflar gerekse İmam Şafiî[23] ve İmam Eşarî gibi hukukçu ve kelamcılar astrolojiye karşı çıktılar.[24] Bu çerçevede İbn Arabî de –kitapta görüleceği üzere– astrolojiye bir kehanet aracı olarak değil İlahî takdirin kozmik işaretleri olarak yaklaşmıştır.

Yıldızların, (özellikle Güneşin, Ayın) etkisi, fiziksel, meteorolojik olaylarda açıktır, ancak insan karakteri, geleceği veya salgınlar, savaşlar, barışlar gibi olaylar üzerindeki etkisi söz konusu değildir. Bu cisimlere bu şekilde bir güç izafe etmek, sembol-gerçeklik bağlantısının parçalandığı toplumlarda insanları yıldızlara tapınma sapkınlığına veya insanların hareketlerini yıldızların konumlarına göre düzenlemeye götürmüştür. Geleceğin kesin olarak hesaplanabileceği anlayışı da bir yanılgıdır. Geleceğe ait bilgiler değişik şekillerde (rüyalarda, vizyonlarda) insana gelebilir, ancak bu iradeye bağlı ve her durumda geçerli bir yol değildir. Bu yüzden insan için, mekanik bir tarzda geleceği bilmek yolu kapalıdır.

İslam içinde astroloji –yazarın da belirttiği gibi– kehanet yönüyle değil bir sembolizm aracı olarak yer almıştır. Astroloji, otantik biçimiyle Hermesçi geleneğin bir parçasıdır. Kadim dünyanın kutsalla barışık dünya görüşü içinde simya, nümeroloji gibi diğer bilimlerin yanında astroloji de insan-evren bütünlüğünü ifade eden sembolik ve metafizik karakterli bir yapı arzeder. Bu bakımdan bütün bu bilimler, tasavvuf için de elverişli ifade araçlarıdır. Onların İslam kültüründe kabulünü ve içselleştirilmesini kolaylaştıran da kadim bilimlerin bu sembolik niteliği olmuştur.

 

[1]              Astroloji elbette modern anlamda bir bilim değildir. Geleneksel olarak bir bilim dalı olarak kabul edildiği gibi bir sanat olarak da anılır. Müslüman bilginler bu bilime, ilm-i ahkâm-ı nucûm veya sınaatuahkâmi’n-nucûm derlerdi. Bk. TevfıkFehd, “ilm-i ahkam-ı nucûm”, DİA, 22/124. Taşköprüzâde, geleneksel bilimler ansiklopedisi mahiyetindeki Mevzuatu’l-Ulûm adlı eserinde şöyle tanımlar: “Bu bir ilimdir ki onunla teşkilât-ı felekiyye ile âlem-i kevn u fesaddavâki olan havâdise –ki ahval-i kainat cevv ve maâdin ve nebât ve hayvândır- istidlâl ile bilinir. Teşkilat-ı felekiyyeden dahi maksad, evza’-ı felekiyyedir. Ve kevâkibinevza’ıdır ki mesela mukarene ve mukabele ve tesalis ve tesdis ve terbi gibi. (Mevzuat, 1/363, İstanbul, 1313.)

[2]              Bu kısımlar; kişisel veya doğum (genethliacal, natal), seçim (electional), soru zamanı (horary), politik veya kozmik (mundane) ve esoterik astroloji şeklinde ifade edilir. Bk. Jean Louis Brau, Helen Weaver, Allan Edmands, Larousse Encyclopedia of Astrology, s. 20, The New American Library, New York,1982.

[3]              Keldanîler (Kaldeliler), Batı Sâmî kavimlerinden Ârâmîler’in bir kolu olup Milâttan önce II. binin sonunda Güney Mezopotamya’ya gelen ve zamanla Yeni Babilonya İmparatorluğu’nun hâkim sınıfını teşkil eden bir kavimdir. Çok sonraları Sümer ve Asur bilimsel mirasının aktarıcısı olduklarından antik yazarlar, bu tür bilimlerle uğraşan Babil kökenlileri genel olarak böyle adlandırırlardı. Bk. Kadir Albayrak, “Keldânîler”, DİA, 25/207.

[4]              David E. Pingree, Robert Andrew Gilbert, “Astrology”. EncyclopædiaBritannica, https://www.britannica.com/topic/astrology.

Önceleri ‘Namar-Bili’ adıyla anılan bu tabletlerin, Kral I. Sargon (M.Ö. 24. yy.) için yazıldığı düşünülüyordu. Bk. MaxJacobi, ‘Astrology’, TheCatholic Encyclopedia, 1913; A. H. Sayce, “AstronomyandAstrology of theBabylonians”, Transactions of theSociety of BiblicalArchaeology 3, s. 145-339, 1874; N. M. Swerdlow, Ancient AstronomyandCelestialDivination, s. 3, MIT, Cambridge, Massachusetts, 1999.

[5]              Astroloji de felsefeyle aynı seyri izleyerek Araplara ulaşmış gözükmektedir. Farabî, felsefenin kurucuları olarak Keldanîleri göstermektedir: “Söylendiğine göre bu ilim eskiden Irak halkı olan Kaldeliler arasında mevcuttu. Onlardan Mısır halkına geçmiş, oradan Yunanlılara intikal etmiş, Süryaniler ve daha sonra Araplar’a geçinceye kadar onlarda kalmıştır.” Farabî, Mutluluğun Kazanılması (Tahsilu’s-Sa’ada), çev. Ahmet Arslan, s. 88, Ankara, 1999.

[6]              Gök cisimlerinin görünen hareketleri hakkında bk. Prof. Abdullah Kızılırmak, Küresel Gökbilim, İzmir, 1977.

[7]              Whitall Perry, “Ruh’un Burçlar Kuşağı”, Kutsalın Peşinde içinde, ed. S. H. Nasr, K. O’Brien, s. 80, İnsan Yay., İstanbul, 1995.

[8]              Hakan Kırkoğlu, Göklerin Bilgeliği, s. 316, İst. 2005; Jean-Louis Brau, Larousse Encyclopedia of Astrology, s. 14, 1982.

[9]              G. de Santillana ve H. vonDechend, Hamlet’sMill, Boston, 1969, s. 166.

[10]             Bu bilgileri M. 5. yüzyılda yaşamış Macrobius veriyor. Bk. Bruce S. Eastwood, OrderingtheHeavens, Roman AstronomyandCosmology in theCarolingianRenaissance, s. 36 vd., Brill, Leiden 2007.

[11]Görünüşü açıklamak, yani gökcisimlerinin hareketlerini tutarlı bir matematiksel model ile açıklamak ve hesap etmek manasındaki bu tabiri (İng. ‘savingtheappearances’ Yun. sōzein ta phenomena), ilk defa Eflatun’un kullandığı, M.S. 6. yüzyılda yaşamış Simplicios tarafından söylenir. Son araştırmalar Simplicios’dan önce Plutarkos’un (M.S. 46-120) bu konudan söz ettiğni tespit etmiştir. Bk. I. Liritzis, A. Coucouzeli, “Ancient GreekHeliocentricViews” Journal of AstronomicalHistoryandHeritage, 11(1), s. 42, 2008.G._E._R._Lloyd,MethodsandProblems in GreekScience,SelectedPapers, s.248-277, Cambridge UniversityPress,

[12]E. Grant, Orta Çağda Fizik Bilimleri, s. 82, V yayınları, 1986.

[13]J.P. Bernal, Modern Çağ Öncesi Fizik, s. 180-181, Tübitak, 1996.

[14]             E. Grant, a.g.e., s. 84.

[15]             Bk. S.H. Nasr, İslam’da Bilim ve Medeniyet, s. 179, İstanbul, 1991.

[16]Muhammed Hacı Yusuf, İbnü’l-Arabî Zaman ve Kozmoloji, çev. Kadir Filiz, Nefes Yay., s.39 vd., İst. 2013.

[17]Cürcânî, Tarifat, Kahire, tsz.

[18]İbn Arabi, Futûhât 2/193.

[19]İbn Arabi, Futûhât, 2/752.

[20]İbn Arabi, Ukletü’l-Mustevfiz, s. 49.

[21]İbn Arabî’de hayalin anlamı için ToshihikoIzutsu’nunİbn Arabî’ninFüsûs’undaki Anahtar Kavramlar adlı kitabının “Rüya ve Gerçek” adlı ilk bölümüne bakılabilir. (çev. A. Yüksel Özemre, Kaknüs Yay. İst. 1999)

[22]             Bu durum Hz. Muhammed’in sözlerinden açıkça anlaşılabilir: ‘Kim bir kahine gider ve söylediklerini doğrularsa Muhammed’e indirilenden uzak olmuş olur.” (Ebu Dâvud, Tirmizî, Taberânî ve İmam Ahmed rivayet etti.)

[23]Taşköprüzâde şöyle der: “Ve dahi malum ola ki ulemanın büyük çoğunluğu mutlaka ilm-i nucûmu haram kabul etme yoluna gitmişlerdir. Bazıları da yıldızlar bizzat müessirdir diye itikad eylemek haramdır demiştir. Hz. İmam Şafi’nin şöyle dediği zikredilir: Eğer müneccim itikad ederse ki HakkTaala’dan gayrı müessir yoktur. Lakin Allah’ın adeti bunun üzerine caridir ki yıldızların şu şekilde hareketi ve konumu olsa şöyle haller vuku bulur. Amma her halde müessir yine Huda-yıMüteal’dir. Böyle düşünmekte benim katımda sakınca yoktur. O halde reddolunduğu yerlerde hakiki müessir yıldızlardır diye inanmaya karşı çıkılmıştır. İbn SübkiTabakat-ı Kübra’sında böyle zikr eylemiştir. (Mevzuat, 1/363.)

[24]             Astrolojiye yapılan itirazlar hususunda bakınız; Aydın Sayılı, TheObservatory in Islam, Ankara, 1988, s. 30–35.

[1]              Astroloji elbette modern anlamda bir bilim değildir. Geleneksel olarak bir bilim dalı olarak kabul edildiği gibi bir sanat olarak da anılır. Müslüman bilginler bu bilime, ilm-i ahkâm-ı nucûm veya sınaatuahkâmi’n-nucûm derlerdi. Bk. TevfıkFehd, “ilm-i ahkam-ı nucûm”, DİA, 22/124. Taşköprüzâde, geleneksel bilimler ansiklopedisi mahiyetindeki Mevzuatu’l-Ulûm adlı eserinde şöyle tanımlar: “Bu bir ilimdir ki onunla teşkilât-ı felekiyye ile âlem-i kevn u fesaddavâki olan havâdise –ki ahval-i kainat cevv ve maâdin ve nebât ve hayvândır- istidlâl ile bilinir. Teşkilat-ı felekiyyeden dahi maksad, evza’-ı felekiyyedir. Ve kevâkibinevza’ıdır ki mesela mukarene ve mukabele ve tesalis ve tesdis ve terbi gibi. (Mevzuat, 1/363, İstanbul, 1313.)

[1]              Bu kısımlar; kişisel veya doğum (genethliacal, natal), seçim (electional), soru zamanı (horary), politik veya kozmik (mundane) ve esoterik astroloji şeklinde ifade edilir. Bk. Jean Louis Brau, Helen Weaver, Allan Edmands, Larousse Encyclopedia of Astrology, s. 20, The New American Library, New York,1982.

[1]              Keldanîler (Kaldeliler), Batı Sâmî kavimlerinden Ârâmîler’in bir kolu olup Milâttan önce II. binin sonunda Güney Mezopotamya’ya gelen ve zamanla Yeni Babilonya İmparatorluğu’nun hâkim sınıfını teşkil eden bir kavimdir. Çok sonraları Sümer ve Asur bilimsel mirasının aktarıcısı olduklarından antik yazarlar, bu tür bilimlerle uğraşan Babil kökenlileri genel olarak böyle adlandırırlardı. Bk. Kadir Albayrak, “Keldânîler”, DİA, 25/207.

[1]              David E. Pingree, Robert Andrew Gilbert, “Astrology”. EncyclopædiaBritannica, https://www.britannica.com/topic/astrology.

Önceleri ‘Namar-Bili’ adıyla anılan bu tabletlerin, Kral I. Sargon (M.Ö. 24. yy.) için yazıldığı düşünülüyordu. Bk. MaxJacobi, ‘Astrology’, TheCatholic Encyclopedia, 1913; A. H. Sayce, “AstronomyandAstrology of theBabylonians”, Transactions of theSociety of BiblicalArchaeology 3, s. 145-339, 1874; N. M. Swerdlow, Ancient AstronomyandCelestialDivination, s. 3, MIT, Cambridge, Massachusetts, 1999.

[1]              Astroloji de felsefeyle aynı seyri izleyerek Araplara ulaşmış gözükmektedir. Farabî, felsefenin kurucuları olarak Keldanîleri göstermektedir: “Söylendiğine göre bu ilim eskiden Irak halkı olan Kaldeliler arasında mevcuttu. Onlardan Mısır halkına geçmiş, oradan Yunanlılara intikal etmiş, Süryaniler ve daha sonra Araplar’a geçinceye kadar onlarda kalmıştır.” Farabî, Mutluluğun Kazanılması (Tahsilu’s-Sa’ada), çev. Ahmet Arslan, s. 88, Ankara, 1999.

[1]              Gök cisimlerinin görünen hareketleri hakkında bk. Prof. Abdullah Kızılırmak, Küresel Gökbilim, İzmir, 1977.

[1]              Whitall Perry, “Ruh’un Burçlar Kuşağı”, Kutsalın Peşinde içinde, ed. S. H. Nasr, K. O’Brien, s. 80, İnsan Yay., İstanbul, 1995.

[1]              Hakan Kırkoğlu, Göklerin Bilgeliği, s. 316, İst. 2005; Jean-Louis Brau, Larousse Encyclopedia of Astrology, s. 14, 1982.

[1]              G. de Santillana ve H. vonDechend, Hamlet’sMill, Boston, 1969, s. 166.

[1]              Bu bilgileri M. 5. yüzyılda yaşamış Macrobius veriyor. Bk. Bruce S. Eastwood, OrderingtheHeavens, Roman AstronomyandCosmology in theCarolingianRenaissance, s. 36 vd., Brill, Leiden 2007.

[1]Görünüşü açıklamak, yani gökcisimlerinin hareketlerini tutarlı bir matematiksel model ile açıklamak ve hesap etmek manasındaki bu tabiri (İng. ‘savingtheappearances’ Yun. sōzein ta phenomena), ilk defa Eflatun’un kullandığı, M.S. 6. yüzyılda yaşamış Simplicios tarafından söylenir. Son araştırmalar Simplicios’dan önce Plutarkos’un (M.S. 46-120) bu konudan söz ettiğni tespit etmiştir. Bk. I. Liritzis, A. Coucouzeli, “Ancient GreekHeliocentricViews” Journal of AstronomicalHistoryandHeritage, 11(1), s. 42, 2008.G._E._R._Lloyd,MethodsandProblems in GreekScience,SelectedPapers, s.248-277, Cambridge UniversityPress,

[1]E. Grant, Orta Çağda Fizik Bilimleri, s. 82, V yayınları, 1986.

[1]J.P. Bernal, Modern Çağ Öncesi Fizik, s. 180-181, Tübitak, 1996.

[1]              E. Grant, a.g.e., s. 84.

[1]              Bk. S.H. Nasr, İslam’da Bilim ve Medeniyet, s. 179, İstanbul, 1991.

[1]Muhammed Hacı Yusuf, İbnü’l-Arabî Zaman ve Kozmoloji, çev. Kadir Filiz, Nefes Yay., s.39 vd., İst. 2013.

[1]Cürcânî, Tarifat, Kahire, tsz.

[1]İbn Arabi, Futûhât 2/193.

[1]İbn Arabi, Futûhât, 2/752.

[1]İbn Arabi, Ukletü’l-Mustevfiz, s. 49.

[1]İbn Arabî’de hayalin anlamı için ToshihikoIzutsu’nunİbn Arabî’ninFüsûs’undaki Anahtar Kavramlar adlı kitabının “Rüya ve Gerçek” adlı ilk bölümüne bakılabilir. (çev. A. Yüksel Özemre, Kaknüs Yay. İst. 1999)

[1]              Bu durum Hz. Muhammed’in sözlerinden açıkça anlaşılabilir: ‘Kim bir kahine gider ve söylediklerini doğrularsa Muhammed’e indirilenden uzak olmuş olur.” (Ebu Dâvud, Tirmizî, Taberânî ve İmam Ahmed rivayet etti.)

[1]Taşköprüzâde şöyle der: “Ve dahi malum ola ki ulemanın büyük çoğunluğu mutlaka ilm-i nucûmu haram kabul etme yoluna gitmişlerdir. Bazıları da yıldızlar bizzat müessirdir diye itikad eylemek haramdır demiştir. Hz. İmam Şafi’nin şöyle dediği zikredilir: Eğer müneccim itikad ederse ki HakkTaala’dan gayrı müessir yoktur. Lakin Allah’ın adeti bunun üzerine caridir ki yıldızların şu şekilde hareketi ve konumu olsa şöyle haller vuku bulur. Amma her halde müessir yine Huda-yıMüteal’dir. Böyle düşünmekte benim katımda sakınca yoktur. O halde reddolunduğu yerlerde hakiki müessir yıldızlardır diye inanmaya karşı çıkılmıştır. İbn SübkiTabakat-ı Kübra’sında böyle zikr eylemiştir. (Mevzuat, 1/363.)

[1]           Astrolojiye yapılan itirazlar hususunda bakınız; Aydın Sayılı, TheObservatory in Islam, Ankara, 1988,

Close

Cart

Sepetinizde ürün bulunmuyor.