Bhagavad-Gita’ya Dair
Mehmet Ali Işım
Bhagavad-Gita, belki de tüm Hint dini edebiyatlarında en çok okunan ve sevilen kutsal kitaptır. MahatmaGandhi, “Kuşkular beni huzursuz ettiğinde, hayal kırıklıklarından başka bir şey göremediğimde, ufukta umudun bir zerresi bile yokken, Gita’ya dönerim ve orada beni rahatlatacak bir pasaj bulurum; ve bir anda altından kalkılması zor acıların orta yerinde gülümsemeye başlarım” der.[1]
“Tanrı’nın Şarkısı”anlamına gelen Bhagavad-Gita kutsal bir metindir. Dindar olsun olmasın bütün Hindular, ister istemez kitapla buluşmuş ya da ondan birkaç satır okuyabilecek, en azından bir iki beyit nakledecek durumdadır. Metin, hem düşük hem de yüksek kasttakilerce saygı duyularak, hem köylüler hem de şehirliler tarafından zevk alınarak bütün Hindular tarafından okunur. Hindistan’da çoğu kere gözleri korku ya da umutla bakan ya da ölümü bekleyen birinin kulağına Gita’nın teselli veren sözleri okunur: “Ölüm anında bedenini terk ederken sadece Beni hatırlayanlar Benim varlık mertebeme ulaşırlar.”(8.5).[2]
Bhagavad-Gita’nın ikici Samkhya felsefesini mi yoksa ikici-olmayan Vedanta’yı mı öğrettiği, eyleme mi yoksa feragate mi çağırdığı tartışabilir; ama anlaşmazlığın ötesinde olan şey, onun –ister bu dünyadan isterse bu dünyada olsun- bir kurtuluş aracı olarak, tanrıya adanmayı öğrettiğidir. “Bir daha duy, sözümün en yücesi, hepsinin en gizlisi şudur: Sen benim büyük sevgilimsin, bu yüzden senin iyiliğin için konuşacağım. Zihnini/gönlünü Bana ver, kendini Bana ada, Bana kurban sun, Beni tazim et ve Bana gel. Sana gerçekten söz veriyorum, çünkü sen benim için azizsin.” (18.64-65).
İnançlı VaishnavalarGita’nın MÖ 3000 yılında oluşturulduğunainanırlar. Dilsel ve edebi özellikleridikkate alındığındaBhagavad-Gita’nın MÖ 400 ile MÖ 100 yılları arasında yazıldığı çağdaş bilim adamlarının görüşüdür.
Eski Hint dinî edebiyatı, şeklen ikiye ayrılır:
- a) Şruti; “işitilen şey” anlamına gelen bu kelime, ilahî vahiy sonucu olan kutsal metinleri ifade eder. Vedalar, Brahmanalar (ayinsel eserler), Aranyakalar (Orman kitapları) ve Upanişadlar (Hint felsefesi ve teolojisinin esasını teşkil eden felsefî mülahazalar) bu gruptandır.
- b) Smrti, “hatırlama” anlamına gelir ve Kutsal yazıtlardaki Tanrı-vergisi olan hakikatleri açıklarlar,bütün kastlara açıktırlar. Vahiy edilmiş gerçeklere dayanmakla birlikte insanlar tarafından yazıya aktarılmış olduklarına inanılır. Smriti metinlerini İtihâsa (destanlar), Purâna(eski devirlere ait olayları anlatır) ve Şastra(ahlakî ve hukukî kuralları içeren edebi metinler) olmak üzere üç başlık altında toplanır.
Bhagavad-Gita,Mahabharatadestanı içindeki bir kısımdır(IV. kitap, 23-40 bölümleri arası) ve teknik olarak smrtigrubuna dahildir, tıpkıKrişna’nındestan içindeki sonraki nutkuAnugita ve destanın diğer didaktik ve felsefi bölümleri gibi. Ancak Bhagavad-Gita, bir kutsal kitapkonumuna ulaşmış ve şruti’ye dahil olmuştur.
Vedanta felsefesinde üç temel kaynak vardır: Upanişadlar, Brahma Sutra ve Gita. Özellikle 9. yüzyıldan bu yana, Vedanta felsefesinin önemli isimleri olan Shankara, Ramanuja, Madhva ve Nimbarka, düşünsel faaliyetlerini Gita üzerinden yürütmüşlerdir.[3]
AdvaitaVedanta felsefe okulunun en büyük temsilcisi olan Şankara (sekizinci yüzyıl), metnin şerhine başlarken oldukça alışıldık tarzda Gita’nın Veda’nın özünü ve dünyevî varoluşun bağlarından kurtuluşa (mokşa) götüren bir bilgiyi içerdiği açıklamasını yapar. Kendi yüce ve sevgi dolu tanrı teolojisini açıklamak için Vedanta’nın ikici-olmayan konumunu tavsif eden Ramanuca (onbirinci yüzyıl), Gita’yı, böyle bir tanrının Arcuna ile sohbet kisvesi altındaki sözünün fiili bir vahyi olarak anlar. Bengalli aziz Ramakrişna (1836-1886) ise pek çok diğer modern yorumcu gibi, kitabı “tüm yazıların özü” olarak ilan eder. Bhagavad-Gita, özellikle Hindu geleneği içindeki ibadet edebiyatının büyük canlanışından sonra, gelenek içinde vahiy olarak kabul edildi ve böylece metin içeriğini aştı.
Gita ve Mahabharata[4]
Mahabharata, dünyanın en uzun manzum öyküsüdür. Orijinal şekliyle Yirmidört bin beyit olup, sonradan yapılan eklemelerle yüz bin beyiti bulmuştur. Eski Ahit gibi homojen bir çalışma olmayıp, bir öyküler koleksiyonudur. Ana temasında, adının da ifade ettiği gibi, Kral Bharata’nın (Maha sözcüğü, büyük anlamına gelir) çocuklarıyla yaşadığı ve yönettiği eski Hindistanın öyküsüdür.
Mahabharatada, kral Pandu’nun ölümünden sonra, tahta kardeşi Dhritarashtra’nın geçtiği anlatılır. Dhritarashtra, kendi yüz çocuğuyla beraber, Pandu’nun beş oğlu Pandavaları da eğitip yetiştirmiştir. Pandavalar gösterdikleri kahramanlık ve dindarlıklarıyla, diğerlerinden daha üstün olduklarını kanıtladılar. Ancak bunu çekemeyen Dhritarashtra’nın en büyük oğlu Duryodhana, duyduğu kıskançlıkla onları öldürmeyi planladı.
Ve bu planını gerçekleştirmek amacıyla, uzak bir kasabada özellikle yanıcı malzemelerden yapılmış bir saray inşa ettirdi ve dini bir bayram zamanı Pandavaları oraya davet etti. Tören sırasında hizmetkarları tarafından saray ateşe verildi. Zaten yanıcı malzemelerden yapılmış olan saray kısa bir süre içinde yandı ve kül oldu. Ancak onları seven birinin uyarısıyla Pandavalar ve anneleri Kunti tam zamanında uyarılarak saraydan kaçıp kurtuldular. Duryodhana ise onların bu büyük yangında öldüklerinden gayet emindi.
Bu olaydan sonra, Pandavalar, Brahman rahiplerinin kılıklarına girerek, her türlü tehlike ve macera dolu olan vahşi bir ormanda yaşamaya başladılar. Günün birinde komşu ülkede yaşayan kralın kızına, yapılacak bir müsabaka ile bir eş seçileceğini duydular. Çok kuvvetli bir yayın kirişini gerebilen ve aynı yayla atacağı okla çok küçücük bir hedefi vuran yarışmacı müsabakayı ve prensesi kazanacaktı. Pandavalar da bir hayli düşündükten sonra bu yarışmaya katılmaya karar verdiler.
Yarışmanın yapılacağı şehre, Hindistanın her yerinden pek çok yarışmacılar katılmıştı ve Duryodhana da onların arasındaydı. Yarışmacıların hiçbiri bu zor sınavı başaramıyordu. En sonunda, Pandavaların üçüncü büyük oğlu olan Arcuna ayağa kalktı, güçlü yayın kirişini gererek, küçücük hedefi gayet kolaylıkla vurdu. Prenses Draupadi, zafer çelengini ona uzattı. Ancak orada bulunan prensler, böyle yoksul ve barış sever bir Brahmin’in[5] başarısını kabul etmek istemediler çünkü herkesin gözünde küçük düşmüşlerdi. Tıpkı Odisseia Destanında olduğu gibi, orada bulunan Krişna araya girip de oradaki insanları, zaferi ve prensesi kazanan kişinin prens Arcuna olduğuna ikna etmeseydi, büyük bir savaş çıkabilirdi. Krıshna, Pandavaların kuzeni idi.
Pandava kardeşler, prenses Draupadi’yi yanlarına alarak ormanda kendilerini bekleyen anneleri Kunti’nin yanına geri döndüler. Uzaktan “Anne! Eve çok büyük bir hazine getirdik” diye bağırdılar. Kunti, onları görmeden “Çocuklarım! O hazineyi kendi aranızda eşit olarak paylaşacağınıza eminim” diyerek cevap verdi. Ancak onlara doğru dönüp de prensesi gördüğü zaman, “Aman Tanrım ben ne yaptım?” diyerek büyük bir pişmanlık duydu. Çünkü onun sözleri, oğulları için kutsal sayılırdı ancak artık olan olmuştu. Bu yüzden, prenses Draupadi, Pandava kardeşlerin hepsiyle birlikte evlendi.
Şimdi Duryodhana, Pandavaların sadece hayatta olduklarını değil, bu evlilik nedeniyle kuvvetli bir müttefike de sahip olduklarını biliyordu. Düşmanlığı daha da artmıştı. Ancak akıllı amcası Bhisma’nın öğütlerini dinliyordu. Bhisma, Pandavaları huzuruna çağırtıp, krallığın yarısını onlara vermişti. Böylece krallık ikiye bölündü. Pandavalara ülkenin en kötü tarafı, Jamuna ırmağının yanındaki çöl verilmişti. Onlar orayı temizlediler ve çok güzel bir şehir kurarak en büyük kardeşleri Yudhisthira’yıtaht’a geçirdiler.
Beş kardeş burada zafer ve ihtişam içinde mutlu yaşıyorlardı ve Duryodhana onlardan eskisinden daha fazla nefret ediyordu. Onları mahvetmek için yeni planlar peşindeydi. Pandavaların kralı Yudhisthira’nın o kadar dindar ve soylu olmasına rağmen kumar oynamaya karşı çok tehlikeli bir tutkusu vardı. Bu nedenle, Duryodhana onun bu zaafını bildiği için, onu Sakuni adlı çok hileci bir kumarbazla zar oyunu oynamaya davet etti. Bu davet kabul edildi ve büyük kumar oynandı. Sakuni bildiği bütün hilelerini uyguladı. Netice de,Yudhisthira bütün servetini, krallığını ve sonunda kardeşlerini, prenses Draupadi’yi ve hatta kendisini dahi ortaya koyarak oyun üzerine oyun kaybetti. Artık her şey Duryodhana’nın intikam duygularının, hakaret ve zulümlerinin hedefi haline gelmişti. Bu kargaşa, Dhritarashtra’nın araya girerek, Pandavaların serbest bırakılıp, krallıklarının geri verilmesini kabul ettirinceye kadar sürdü.
Bir süre sonra, Duryodhana babası Dhristarashtra’yı kandırarak, bir kere daha zar oyunu oynanmasına müsaade aldı. Bu kez, oyunu kaybeden elinde bulunan krallığı bırakacak ve on iki yıl süre ile ormana çekilerek sürgün hayatı yaşayacak ve ancak bu süreyi takip eden yıl içerisinde şehre inebilecek ama kendilerini tanıtmayacaklardı. Şayet kendilerini tanıyan biri çıkarsa, sürgün şartları aynen tekrarlanacaktı. Bu oyun da oynandı ve Yudhisthira yine kaybetti. Böylelikle, Pandavalar ormana geri döndüler. Yıllarca ruhani riyâzatlar ve pek çok kahramanca işler yaparak, bu talihsizliklerini yüce erdemlere dönüştürdüler.
Günün birinde beş kardeş gezinirlerken, susuz kaldılar ve içlerinden en genç olan Nakula’yı su aramaya gönderdiler. Nakula, kristal gibi parlak ve temiz bir göl buldu. Tam eğilmiş su içecekken bir ses duydu: “Dur oğlum! Önce benim sorularıma cevap ver. Ondan sonra suyu içebilirsin.” Fakat Nakula aşırı derecede susamış olduğundan bu sese kulak asmadı. Suyu içti ve derhal düşüp öldü. Arkasından kardeşi Sahadeva onu aramaya gönderildi. O da aynı gölü buldu ve aynı şeyler onunda başına geldi. Bu şekilde peş peşe kardeşlerden dördü de öldü.
Sonunda, tek sağ kalan Yudhisthira, kardeşlerini arayarak gölün kenarına geldi. Onların ölüsünü bulduğu zaman, oturup ağlamaya başladı. Bu sırada aynı sesi o da duydu: “Ey oğul! Önce benim sorularıma yanıt ver, eğer doğru yanıt verebilirsen senin bütün üzüntülerini ve susuzluğunu gideririm.” Yudhisthira çevresine bakındığında, bu hitabın gölün kıyısında bulunan bir turna kuşundan geldiğini anladı. Turna kuşu sorularını sormaya başladı:
- “Cennete giden yol hangisidir?”
- “Doğruluk yoludur”
- “İnsan mutluluğa nasıl ulaşır?”
- “Doğru davranışlarla”
- “Tüm acılardan kurtulmak için, kişinin kontrol altına alması gereken şey nedir?”
- “Zihnini kontrol altına almalıdır.”
- “Bir insan ne zaman herkesin sevgilisi olur?”
- “Ancak kibirsiz olduğu zaman.”
- “Dünya üzerindeki en şaşılacak şey nedir?”
- “Bir insanın, çevresindeki tüm insanların öldüklerini gördüğü halde, kendisinin de bir gün gelip öleceğine inanmaması.”
- “Gerçek dine nasıl ulaşılır?”
- “Ne tartışmalarla ne kutsal yazıtları öğrenmekle ne de bir takım doktrinleri öğrenmekle ulaşılamaz. Ancak kutsal Azizlerin, bilgelerin yolunu izlemekle ulaşılır”.
Bu konuşmalardan sonra, turna kuşu şekil değiştirerek kendi aslını, yani Dharma[6] olduğunu Yudhisthira’ya açıkladı ve aldığı yanıtlardan hoşnut kaldığını ifade etti. Sonra da Yudhisthira’nın ölmüş olan kardeşlerini tekrar hayata döndürdü.
Nihayet yıllar sonra sürgün sona erdi ve Pandavalar eski krallıklarına geri dönmek istediler. Fakat Duryodhana onların bu isteklerini reddetti. Yudhisthira, kendisine ve kardeşlerine sadece birer şehir verilmesine de razı olacağını söyledi. Fakat Duryodhana kin dolu davranışlarıyla bunu da kabul etmedi. Ailenin yaşlı üyeleri araya girip hakem olarak bu anlaşmazlığı çözmeye çalıştılarsa da başarılı olamadılar. Bu yüzden savaş kaçınılmaz oldu. Bütün Hindistan karıştı. Hatta komşu ülkeler dahi bu savaşın içine girmek zorunda kaldılar. Her iki taraf da Krişna’nın yardımını istedi. Krişna, her iki tarafa da aynı seçimi, “Ya benim akrabalarım olan Vrishni’lerin yardımını, ya da sadece bir tek benim yardımımı görürsünüz” teklifini sundu. “Ancak ben bu savaşta hiçbir tarafı tutmayacağım” dedi. Duryodhana, Vrishni’leri seçti. Prens Arcunada,Krişna’yı arabacısı olarak yanına aldı.
Savaş, kutsal hac törenlerinin yerine getirildiği Kurukshetra düzlüğünde yapıldı. Bhagavad-Gita’da yazılı olanlar, orduların savaşa tutuştuğu bu yerde, Krişna ile prens Arcuna arasında geçen konuşmalardan ibarettir.
Onsekiz gün süren savaş, Duryodhana’nın ölümüyle ve Pandavaların kesin zaferiyle sonuçlandı. Ondan sonra Yudhishtira, Hindistanın rakipsiz yöneticisi oldu ve tam otuz altı yıl hükümdarlığını sürdürdü.
Öykü, prenses Draupadi ve Pandavaların, Himalaya dağlarının tepesinde bulunan Tanrı’nın evine yaptıkları hac ziyaretiyle son bulur. Bu yolculuk sırasında, prenses ve kardeşlerden dördü yolda ölür. Çünkü onlar insan bedenleriyle, cennete girmeyi becerecek derecede saf değillerdir. Yalnızca Yudhisthira, sadık köpeğiyle beraber bu yolculuğu tamamlayabildi. Cennetin kapısına gelindiğinde ilahların kralı olan, Cennet Tanrısı (Indra)[7], ona köpeğinin içeri giremeyeceğini söyler. Yudhisthira, şayet köpeği içeri kabul edilmezse kendisinin de cennete girmeyeceğini; çünkü kendisine güvenmiş olan ve yol boyunca ona arkadaşlık etmiş bir yaratığı terk etmenin doğru olmayacağını söyler. Uzun bir tartışmadan sonra, köpek ve kral Yudhisthira içeri alınırlar. O zaman köpek değişime uğrayarak, aslında onun suretine girmiş olan ilahi bir varlık (Dharma), olduğu ortaya çıkar. Yudhisthira bu sınavı da kazanmış ve ruhsal üstünlüğünü bir kez daha kanıtlamış oluyordu. Kral çevresine bakındığında cennetin ölümlü düşmanlarıyla dolu olduğunu gördü. Kardeşlerinin ve dostlarının nerede olduklarını sordu. Indra, onu karanlık ve dehşet verici bir yer olan cehennem çukuruna götürdü. Yudhisthira;”ben de burada kalmayı tercih ederim, çünkü kardeşlerimin ve dostlarımın olduğu yer, benim için cennettir” dedi. Bundan sonra, o korkunç karanlık ve dehşet ortadan kayboldu. Yudhisthira ve Pandavalar, cennet ve cehennem görüntülerinin ötesine, Tanrının ölümsüzlük olan Gerçek Alemine geçtiler.
Gita diyalogunda, konuşan dört kişi vardır: Kral Dhritarashtra, Sancaya, Arcuna ve Krişna.
Dhritarashtra kördür. Gita’nın yazarı olduğu zannedilen bilge Vyasa, sahip olduğu ruhsal güçleri kullanarak, onun Kurukshetra savaşını görebilmesi için, gözlerini açmayı teklif eder. Ancak Dhritarashtra bu teklifi reddeder. Tanıdığı kişilerin ölümlerini görmek istemez. Bu nedenle, Vyasaklervoyans (uzaktan-görme) ve klerodiens (uzaktan-işitme) gibi ruhani güçlerini, Dhritarashtra’nın rahibi ve arabacısı olan Sancaya’ya verir. Sarayda oturdukları halde Sancaya efendisine çok uzaktaki savaş alanında gördüğü ve işittiği, olup biten her şeyi ona nakleder. Krişna ve Arcuna’nın konuşmaları, onun ağzından medyumlara özgü bir hal ile olduğu gibi rapor edilir. Ara sıra kendi yorumlarını da yapar.
ŞriKrişna’ya (Sri; Efendi ve Aziz gibi saygı ifade eden bir unvandır) Hindistan’ın İsa’sı adı verilmiştir. Gerçekte, Bhagavatam ve diğer bazı eserlerde anlatıldığı gibi, Krişna’nın yaşamı ile Nazareth’li İsa’nın yaşantısı arasında şaşırtıcı bazı benzerlikler vardır. Her iki durumda da efsaneler ve olaylar karışıktır; tarihsel açıdan, Bhagavad-Gita’nın verdiği mesajın önemi üzerinde hiç durulmaz. Gita’yı veya İsa’nın “Dağdakivaazı”nı okuyan bir Gerçek arayıcısı için, Krişna ve İsa’nın her yerde var olduğu ve var olacağına dair büyük bir inancı vardır.
Gita, temelde, Krişna’nın bir fert olan yönüyle değil, Brahman’ın yansıttığı en yüce gerçek olan yönü ile ilgilenir. Krişna, Arcuna’ya hitap ettiği zaman, bazen bir insan olarak çoğu kez de adeta Tanrı’nın kendisi gibi onunla konuşur:
Ben, bu bedenin içindeki
Hiç bozulmayan
Ölümsüz hayat Brahman’ım.
Ben, yegane Gerçeğim,
Ve ebedi Mutluluğum.
Kutsal OM hecesi
Metnin Felsefesi[8]
Bhagavad-Gita’ya göre, bireysel insan aynı anda doğaldır (kanun benzeri ilişkilerde kavranan ve arzular ve özlemlerle dolu doğanın bir ürünü) ve ruhsaldır (ilahi olanın bedenlenmesidir). Bu-nunla birlikte birey, sırf bir düalizm değildir, çünkü ruhsal yön kişinin yüksek doğasıdır ve kişi şunu anlamalıdır ki kendi başına alındığında doğal varoluşu yalnızca şu anlıktır, geçicidir ve kendisi sadece manevi bakış açısından bir anlam ifade eder.
Krişna metnin başlarında Arcuna’ya, bireysel insanın ölümsüz olduğunu söyler. Ebedî, değişmeyen bir ruha sahip olarak insan, ancak doğal dünyada özerk bir eylem sahibi olarak görünür. Bu görünüm, gerçek benliğe dair cehaletten kaynaklanmaktadır. Normalde kendisini, psikofiziksel doğası koşullarında kendi kendine yeterli bir şekilde iş gören bir ego olarak tanımlayan insan, kendisini daha derin bir bütünleşik benlik düzeyinde yeniden tanımlamalı ve bu nedenle sosyal bir varlık olarak gerçek rolünü anlamalıdır.
Toplumun sınıflar halinde ideal örgütlenmesine, hayatın kurallarla düzenlenmiş aşamalarına ve hayatın amaçlarına dair halihazırdaki geleneksel anlayışı izleyerekBhagavad-Gita, bir kişinin dharma’sını (“sosyal görev” veya “rol”) takip etme veya yerine getirme ihtiyacına büyük önem vermektedir. Evren dharmaile kaimdir. İdeal olarak her insan, sosyal kariyerini, geçmişteki tecrübesinin bir ürünü olan kendi doğasının (svadharma) belirlediği üzereicra eder. Arcuna, savaşçı sınıfın bir üyesidir ve bu sosyal konumun görevlerini yerine getirmeli, savaşmalıdır.
Gerçekliğin doğası nedir? Gita’nın cevabı, gerçekliğin özünde, kişiselleştirilmiş bir brahman olduğudur.Bu, kişisel olmayan brahmandan, -Upanişadlar’da tanımlanan mutlak gerçeklikten- daha yüksek bir şeydir. “Bu dünyada iki ruh var,” diye açıklıyor Krişna, “çürüyebilen ve çürümeyen.” Çürüyebilir olan bütün varlıklardır ve çürümez olana ise kutastha (“hareket ettirilemez”) denir. Ancak, başka bir en Yüksek Ruh (puruşottama) vardır, ona Yüce Benlik denir, o çürümez Tanrı gibi üç dünyaya girer ve onları besler. “Çürüyebilir olanı aştığım ve çürümez olandan bile daha yüksek olduğum için, dünyada ve Veda’da en Yüksek Ruh olarak tanınıyorum” (15.16-18).
Öyleyse bu “En Yüksek Ruh”, AdvaitaVedanta’nın kişisel olmayan, farklılaşmamış, değişmeyen brahman’ı değil, bir yanda en yüce gerçeklik mevkiinin zevkini sürerken, öte yanda yaratması olan alemlere fiilen katılandır. Onun, Yaratıcı ruh ve zuhur eden doğal dünya olarak yüksek ve düşük mevkilerivardır.
İlahi varlığın düşük mevkiini analiz ederken Gita, büyük ölçüde Samkhya düşünce sistemine dayanır. Doğa (prakrti), en iyi enerji sistemleri olarak anlaşılabilecek çeşitli ipliklerin (gunalar) oluşturduğu aktif bir organik alan olarak görülmektedir. Gunalar üç tanedir: Sattva, tama, rajas. Doğada bulunan her şey, özellikle de her insan, bu güçlerin birleşiminden oluşur. Sattva, açık bir akıl, bir ışık olarak sergilenen ince bir uyum ve denge durumunu temsil eder. Diğer uçta ise karanlık, tama, uyuşukluk ve ağırlıkhali vardır. Arada rajas, sıkıntı, huzursuzluk, tutku, eylemler için motive edici güç bulunur. Prakrti’ye yakalanan puruşa (“bireysel ruh”) gunalar tarafından sevk edilir ve verili bir fenomenal olgu olarak onların kurbanı değil efendileri olduğu şeklinde düşünmeye kandırılır.
Bhagavad-Gita’da insan yaşamının amacı, şunları anlayarak kendini gerçekleştirmektir: “Ben” ayrı, özerk bir faildeğilim, “ben”tanrısal bir gerçeklikle birim, ve nihai özgürlüğüm,eylemlerimin bu gerçeklik ile uyumlu hale getirilmesinden çıkacaktır. “Herkes”, diyor Gita, “prakrti’den doğan gunalar tarafından çaresizce eyleme sevkediliyor” (3.5). “Ben” sadece eylemlerim ilahi bir iradeye gömüldüğünde gerçek bir fail olabilirim. Özgürlük/ kurtuluş (mokşa) bu nedenle tüm eylemlerin aşılması değil, egomu katmadan, ilahi varlıklabir olarak dharma’mı yerine getiren sosyal bir kişi olmamla gerçekleşir.
Hayatın bu amacının gerçekleştirilmesi, Bhagavad-Gita’nın öğretisinin kalbidir ve metnin modern ve geleneksel yorumcuları arasında en tartışmalı konudur. En eski yorumculardan biri olan Şankara’yıizleyerek, birçoğu Bhagavad-Gita’nın öne sürdüğü merkezi yoganın jñanayoga(bilgi yolu) olduğunu savundu; gerçek kendini gerçekleştirmeyeimkantanıyan, tek başına gerçekliğe dair ferasetveren bir yoldur bu. Ramanuja’nınyanında yer alan diğer yorumcular, adanma disiplini olan bhaktiyoga’nınGita için en yüksek yol olduğunu ileri sürdüler; bhakti, onların anlayışında, alem üzerinde mutlak güç ve hakimiyet sahibi olan sevgi dolu tanrı ile birey arasındaki kurtuluşa dair bir ilişkinin temelini oluşturur. Diğer başkaları Gita’yı, en merkezi olarak karmayoga’yı-bir eylemin getirisine bağlı olmadan hareket etmenin yolunu- öğreten, eylemlere dair bir incilolarak gördü. Bu yorum çeşitliliği,Bhagavad-Gita’nın bu yolların her birini çeşitli zamanlarda övmesinden kaynaklanmaktadır. Her disiplinin veya kendine has terkibinbir değere sahip olduğu söylenebilir. Metin, çeşitli yolların merkezi özelliklerini bir arada barındırır ve öz olarak içerir.
Bhagavad-Gita’nın yogası, eylemlerin sonuçlarına bağlı kalmadan gerçekleştirilmesini talep eder, aksi halde, bağlılıkla birlikte özgürlük değil esaret gelir. Gita, eylemlerin fedakarlık (yajña) olarak ifa edilmesi gerektiğini, yani eylemlerin tanrıya karşı sevgi dolu bir dikkatle, saygı ruhu içinde yapılması gerektiğini söyler. Ancak bunu yapmak içinkişi, ilahi olanın düşük mertebesi olarakdoğanın kendi zaruretine göre nasıl davrandığını ve bireysel failingunaların açığa çıkışından başka bir şey olmadığını anlamalıdır. Bu anlayış, başlıca jñanauygulaması, yani entelektüel, felsefi bir analizdir ki daha sonra benliğin doğasına dair –beşeri ve ilahi olanın yüksek ve aşağı doğası arasında ayrıma imkan veren- daha derin bir kavrayışa dönüşmelidir. Sadece bu jñanaile eylemler kişinindharma’sınauygun olarak gerçekleştirilebilir, çünkü bu kavrayış temel bir aksiyolojik(davranışlara temel teşkil eden değerlere dair bir) değişiklik getirir. Kişi, gerçekliğin en yüce değerine nipetle her şeyin değerini görür. Ancak Bhagavad-Gita’ya göre, bu bilgi, herhangi bir eylem için bir motivasyon ya da gerekçe sağlayamadığından, tam özgürlüğün gerçekleşmesi için yeterli değildir. Jñana daha sonra bhakti ile en derin seviyesinde yeniden bir araya gelmelidir; bu seviye, kendi en derin kişşisel doğasında ilahi olana nesnesi olarak sahiptir. “Benim için tüm eylemlerden feragat eden ve maksadı Benolanları,”der Krişna, “Bana tam bir disiplinle ibadet eden ve Benitefekkür eden, düşüncelerini Benim üzerimde yoğunlaştıranları, ölüm ve yeniden doğuş okyanusundançabucak çekip çıkarırım”(12.6–7). Kişi, aktif, yaratıcı bir ruhsal canlılık ile tamamen bir olmayı gerçekleştirdiğinde, ilahi olanı taklit edebilir, ona benzer, yani onun doğasına göre eylemde bulunur ve kendi kaderini gerçekleştirir. Böylece ölüm denizinin üzerine çıkar (ölümsüz olur).
Böyle bir farkındalıkla Arcuna, kafa karışıklığının ve umutsuzluğun geçtiğini açıkladı. Yayını ve oklarını eline aldı: “Şüphelerimin dağılmasıylasağlam basarım; Senin sözünle hareket edeceğim”(18.73) dedi ve doğruluk alanında savaş başladı.
[1] Mohandas K. Gandhi, Gadhi’ye Göre BhagavadGita, çev. Vecihi Karadoğan ve Seda Çiftçi, (İstanbul, Kaknüs Yayınları, 2004), s. 256.
[2] Eliot Deutsch, Lee Siegel, “Bhagavadgītā”, Encyclopedia of Religion, Second Edition (1987)
[3] LarsMartinFosse, TheBhagavadGitatheOriginal Sanskrit and an English Translation, AmericanNationalStandartsInstitute, (New York, 2007), s. IX.
[4] TheSong of God, Bhagavad-gita, çev. [Sanskritçe’den] SwamiPrabhavananda ve ChristopherIsherwood, MentorBook, 1972, s. 23-29.
[5] Brahmin: Rahip, dünyadan elini eteğini çekmiş zahit kişi.
[6] Dharma: Erdemli hayatı tesil eden ilahi varlık.
[7] Indra: Cennetin tanrısı. Aynı zamanda gök ve savaş tanrısı.
[8] Eliot Deutsch, Lee Siegel, “Bhagavadgītā”, Encyclopedia of Religion, Second Edition (1987)



