Titus Burckhardt’ın Simya Kitabına ve Simyaya Dair
Mehmet Temelli
Bu çalışmada, Philosophia Perennis anlayışının önemli temsilcilerinden biri olan Titus Burckhardt, yüzyıllar boyunca yanlış anlaşılmış Hermesçi[1] bir bilim olan simyayı, aslî hüviyetine uygun biçimde ortaya koymaktadır. Kurşun gibi değersiz metalleri altına dönüştürme sanatı olarak bilinen ve daima büyücülük töhmeti ve batıl inanç karalamasıyla mahkum edilen simya bilimi böylece modern zihniyetin kıskacından kurtarılarak geleneğin ışığı altında ele alınmaktadır.
Mahiyeti daima sembolik anlatımlarla gizlenen ve ancak bir ustanın elinde inisiye edilen kişilere esasları açıklanan, bu sebeple yüzyıllarca hep bir sır perdesinin arkasında kalan simya, geçmişte çoğu zaman metalik işlemlere indirgenmiş ve bu yüzden de altın yapma hırsıyla gözü dönmüş karanlık kişilerin işi olarak değerlendirilmiştir. Modern bilimin şekillendirdiği günümüz insanı içinse o, insanlığın tabiat hakkındaki bilgisinin az olduğu ilkel çağlardan kalma bir batıl inançtır.
Günümüzde simyaya ilişkin daha insaflı –ancak yanlışlıktan kurtulamayan- yorumlar da yapılmıştır. Buna Carl Gustav Jung (1875-1961) örnek olarak verilebilir. Jung, rüyalarda ve algı yanılmalarında ortaya çıkan sembollerle simya sembolleri arasında büyük benzerlikler bulunduğunu tespit etmişti. 1920’lerde simyayı, kollektif bilinçdışı ve arketip kavramıyla açıklama yoluna gitti. Jung’a göre kollektif bilinçdışı, bütün insanlık için ortak olan, kişinin farkında olmadığı hatıraları ve dürtüleri içeren zihin bölgesidir ve kişisel bilinçdışından farklıdır. Kollektif bilinçdışı, arketipler ve evrensel imajlar içerir. Jung’a göre, insanlığın tecrübesi bir şekilde genetik olarak kodlanmış ve ard arda gelen nesillere geçmiştir. Jung arketip kavramına da farklı bir boyut getirmiştir. Ona göre, aslî bir imaj, karakter veya model olan arketip, mitolojide halk hikayelerinde ve rüyalarda ortaya çıkan benzer imajlar ve sembollerle özdeştir. Jung, bu konuda Austuryalı psikolog Herbert Silberer’i izler.
Burckhardt, diğer yanlış anlamalar yanında Jung’un bu yaklaşımını da eleştirir ve onu açıkça çürütür. Frithjof Schuon, Jung hakkında şunları söyler: “İnsanlar genelde Jungçuluğu Freudculuğa kıyasla geleneksel manevîyatçılıkla uzlaşma yolunda atılmış bir adım olarak görüyorlar, ancak bu hiçbir şekilde doğru değildir. Bu bakış açısına göre tek farklılık şu: Freud dinin uzlaşmaz bir düşmanı olarak övünürken, Jung dinin içeriğini boşaltıp yerine kollektif psişizmi, yani akıl-ötesi ve bu nedenle de manevî olanın karşıtı olan bir şeyi geçirerek dinle bir yakınlık kuruyor… Bu kafa karışıklıkları, büyük ölçüde, insanların neredeyse evrensel bir biçimde şeytanın varlığını reddedip onu tanımamalarına yarar, diğer bir deyişle, düzene iyimser bakan bir tür sözsüz anlaşmanın, gerçekte hakikatten nefret edilen bir hoş görünün, insanları bilimciliğe ve resmi beğeniye ayak uydurmaya zorlayan bir zihniyetin ve şüphesiz her şeyi yutan ve insanları tarafsızlığa suç ortağı etmekten başka bir işe yaramayan ‘kültür’ün işine yarar.”[2]
Simya, Mircea Eliade’nin haklı bir şekilde belirttiği gibi kutsal bir bilimdir. Kimya ise maddeler kutsallıktan arındırıldıktan sonra oluşmuştur.[3] Simyacının bakış açısından yeni oluşan kimya, kutsal bir bilimin dünyevileştirilmiş hali olması nedeniyle bir ‘düşüş’tür.
René Guénon simyanın aslî, geleneksel karakteri hakkında şunları söyler:
Gerçek simya aslında kozmoloji alanına ait bir bilimdi, fakat aynı zamanda makrokozmosun mikrokozmosa, büyük evrenin küçük evrene benzerliği gereğince beşeri alana da uygulanabiliyordu. Ayrıca simya, özellikle salt manevî alana geçişi sağlamak amacıyla kurulmuştu. Bu geçiş simya öğretilerine simgesel bir değer ve üstün bir anlam veriyordu ve onu “geleneksel bilimler”in en kapsamlı örneklerinden biri yapıyordu.[4]
Modernizimle birlikte geleneğe ve geleneğe ait bilimlere yabancılaşan insanın bu gibi bilimlerle arasına uçurum oluşmuştur. Eliade, modern zihniyetin bilimcilik yüzünden düştüğü körlüğü cesurca ve isabetli bir tesbitle ortaya koyar:
Hemen hemen iki yüzyıldır Avrupalı bilimsel zihniyet dünyayı, onu fethetmek ve dönüştürmek amacıyla açıklamak için görülmemiş bir çaba sarfetmiştir. İdeoloji düzeyinde bilimsel zihniyetin bu zaferi hem sonsuz ilerlemeye olan inançla hem de ‘modernleştikçe’ mutlak hakikate yaklaştığımız ve böylelikle insan onuruna daha da fazla iştirak ettiğimiz yolundaki kesinlemeyle ifadesini bulmuştur. Gelgelelim bir süredir şarkiyatçıların ve etnologların çalışmaları gösteriyor ki, hiçbir bilimsel (terimin modern anlamıyla bilimsel) iddiaları, endüstriyel üretim bakımından da hiçbir hazırlıkları olmamalarına karşın son derece metafizik, manevî ve hatta ekonomik dizgeler oluşturmuş, oldukça dikkate değer uygarlıklar, eskiden var olmuştur ve hâlâ da varlıklarını sürdürmektedirler.[5]
Eliade’nin simyanın anlamına nüfuz etmek için önerdiği reçete şudur: “Bugünkü ideolojik koşullarımıza yabancı bir kültürel olguyu anlamanın tek yolu vardır: “Merkez”i keşfedip buraya
yerleşmek ve doğurduğu bütün değerlere nüfuz etmek.” İşte Burckhardt elinizdeki çalışmasıyla tam da bunu gerçekleştirmiştir.
“Merkezi keşfetmek,” özü keşfetmektir, bu da ancak sahih bir metafiziksel öğreti ile mümkündür. Metafiziksel ilkeler bilinmeden ve varlığın bütününde carî olan kaideler dikkate alınmadan, eşyayı bir bütün olarak gören simya gibi geleneksel bilimlerin anlaşılması mümkün değildir. Burckhardt, simyanın sembolizmini ve dünyagörüşünü ortaya koyduğu bum çalışmasında metafiziğin temel meselelerine de değinmektedir. Elbette bütünüyle metafiziğe hasredilmiş bir eser olmadığından gerektiği ölçüde bir değinme söz konusudur.
Bu metafiziksel meselelerin ifadesinde ve çevirisinde belli ayrımlara ve çeviri hatalarına –basit ve özet mahiyette- işaret etmeyi zaruri görüyoruz. Üzerinde durulması gereken birçok kavramsal ayrım olmakla birlikte bu sunuşta özellikle iki konu üzerinde duracağız: Akıl ve Ruh. Diğer kavramsal dikkatlere dipnotlarda işaret etmekle iktifa edeceğiz.[6]
Ruh kavramı, meselenin özünün getirdiği karışıklık yanında terminolojik kargaşa yüzünden de hayli bulanık ve çetrefil bir manzara arzeder. Bununla birlikte bu konuda kadim kültürlerde temel bir ayrımla karşılaşırız: Ruh ve nefs ayrımı. Aşağıdaki tabloda görüleceği üzere diller bu ayrım üzerinde ittifak etmiş gibidir.
| Arapça | İbranice | Farsça | Yunanca | Latince | Almanca | İngilizce |
| Ruh | Ruah | Revan | Pneuma | Spiritus | Geist | Spirit |
| Nefs | Nefeş | Can | Psykhe | Anima | Seele | Soul |
Elbette bütün bu kültürlerin bu kavram çiftine aynı anlamı verdiğini iddia etmiyoruz. Ancak bu ayrımı mümkün kılan belli ortak noktalar vardır. Ruh, nefse göre ilahî kaynağa daha yakındır, nefs ise bedene ve maddî âleme yakındır. Ruhun varlığı bedenden öncedir ve bedenden bağımsızdır. Nefs ise beden ile birlikte var olur ve ölümden sonra bedenle birlikte ayrışır.
Eski Türkçe’de ruh kavramına yakın kelime ‘kut’tur, nefs kavramına yakın olan ise ‘tin’. Yapılan çevirilerin çoğunda bu ayrıma dikkat etmeden spirit, geist gibi kelimeler tin diye, anima, psykhe, soul gibi kelimeler de ruh diye çevrilmektedir ki bu sahada kafa karışıklığının artmasının bir nedeni de bu dikkatsiz çevirilerdir.
Akıl mevzuuna gelince burada da temel bir ayrım vardır:
| Arapça / Farsça | Yunanca | Latince | Almanca | İngilizce |
| Akl-ı mead | Nous | Intellectus | Vernunft / Geist | Intellect |
| Akl-ı meaş | Dianoia/ Logos | Ratio | Verstand | Reason |
Bu ayrımı ifade için Türkçe’de yerleşmiş bir kullanıma maalesef sahip değiliz. Arapça’da her ikisi için de akl kelimesi kullanılır. Akl-ı meaş ve akl-ı mead ayrımı umuma teşmil edilemez ve daha çok tasavvuf sahasında kullanılır. Türkçe us kelimesi, Arapça akl’ın karşılığıdır ve böyle bir ayrımı ifade için elverişli değildir. Biz çevirimizde intellect-ratio ayrımını akıl-muhakeme şeklinde belirtmeye çalıştık.
Yine bu kavram çiftlerinin bütün kültürlerde aynı anlamda kullanılmadığının altını çizerek temel bazı farkları şöyle sıralayabiliriz. Temel ayrım intellect’in ilahî ve metafizik olana, ratio’nun ise beşerî ve maddi olana yakın olmasıdır. Intellect, vahiy ve ilhama açıktır, öte yandan ratio duyusal algı ve mantıksal çıkarım ile işgörür.
Bir hususa daha dikkat çekerek konuyu bağlayalım. Bu kitabın orijinal dili olan Almanca’da geist kelimesi hem ruh hem de akıl manasına kullanılmaktadır, ancak daha çok ilahî ve küllî Ruh/Akıl söz konusu olduğunda. Müellifimiz saf Ruh’tan (der reine Geist) bahsederken buna Intellect olarak karşılık verir. Allgeist veya pure Geist ile Evrensel Ruh/Aklı kasteder. Nitekim metafiziksel bakış açısından kesretten vahdete yükselindiğinde, ilkelere yaklaştıkça ruh ile akıl arasındaki ayrım kalkar. Müellifimiz de bu kelimeyi her iki anlamı çağrıştıracak şekilde kullanmıştır. Bu yüzden bu kelimeyi çevirirken yer yer ‘Ruh/Akıl’ şeklinde ikileme halinde kullanmak durumunda kaldık.
Simya hakkındaki bu kitap, sadece simyanın anlamının tahlili için değil, değindiği bu temel konular itibariyle geleneksel dünya görüşü, bunun metafiziksel temelleri ve insanın manevî gelişimi için bir giriş kitabı olarak da okunabilir.
[1] Hermes, çeşitli kültürlerde karşılığı olan, yaşadığı tarih ve yer tam olarak bilinmeyen bir şahsiyettir. Eflatun’un ondan aritmetik, geometri, yazı ve diğer bazı bilimlerin kurucusu olarak bahsetmesinin de işaret ettiği gibi pek çok bilimin babasıdır. Mısır mitolojisinde adı Thot’tur, Yunanlılar ona Hermes Trismegistos adını vermişlerdir. Geniş bilgi için bk. Mahmud Erol Kılıç, Hermesler Hermesi, Sufi Kitap Yay. İstanbul, 2017.
[2] T. Burckhardt, Aklın Aynası, s. 73, çev. Volkan Ersoy, İnsan Yay. 1994.
[3] Mircea Eliade, Demirciler ve Simyacılar, s. 9, çev. Mehmet Emin Özcan, Kabalcı Yay. İstanbul, 2003.
[4] Bk. René Guénon, Modern Dünyanın Bunalımı, “Kutsal Bilim ve Lâdinî Bilim” başlıklı bölüm, çev. Mahmut Kanık, Verka Yayınları, 1999.
[5] Eliade, age. s. 12.
[6] Kitaba tarafımızdan eklenen dipnotlar (ç.) rumuzu ile gösterilmiştir.



