Sun’ullahGaybî’de Zikir, Esmâ ve Hakk’a Yolculuk

Abdurrahman Doğan

1. Zikir

Zikir, olumlu yönüyle hatırlamak ve anmak; olumsuz yönüyle de unutmamak ve gafil olmamak anlamına gelir.[1]Sûfilere göre zikir, Allah’ı bilmenin yegâne yolu olup “men aref” sırrının gerçekleşmesi için şarttır. Zikir ve tesbihat, bir tarîkatı diğerlerinden ayıran en belirgin özelliktir. Hiçbir şeyh yoktur ki zikir telkini yapmış olmasın. Zîrâmürîdi kontrol etmenin en etkin ve müessir yolu zikirdir. Sûfiler, bu konudaki fikirlerini âyet ve hadîslerle sık sık izah etmişlerdir.

Gaybî de zikir konusunu her yönü ile inceleyerek rûhunmîrâcını tamamlayabilmesi için yapılacak zikri dört mertebede ele almıştır. Makam-ı meyl adını verdiği birinci makamdaki zikir, dille yapılır. Dille yapılacak olan bu türlü zikrin bir faydası yoktur ancak ikinci basamağa geçişi sağlar. İlk basamakta kalp istenilse bile belli bir yerde zaptedilemez. Allah’ı zikrettiğini sanan kişilerden çoğu, bu makamdadır. İkinci mertebede ise birinciden farklı olarak zorla da olsa kalp, dille yapılan zikre iştirak ettirilebilir. Makam-ı muhabbet olarak değerlendirdiği üçüncü mertebede zikir, zâkirin gönlünü istivâ etmiştir. Bu makamdaki zâkir, istese de kalbini zikirden ayıramaz. Ona göre bu şekilde yapılabilecek zikri çok az tâlip başarabilir. AzîzNesefî’ninİnsân-ı Kâmil’inde de aynen tarifi yapılan[2] zikrin dördüncü mertebesinde artık aşk gerçekleşmiştir. Bu makamda zikir değil zikredilen, zâkirin gönlünü kaplamıştır.[3]

Gaybî, Bî’atnâme’de ise muhabbet ve aşk makamını birleştirerek bu dört makamı, üç makamda ele almıştır. Gaybî’ye göre kalbin sevgisi olmadan yapılan zikir, âdet; sevap kazanmak için yapılanı ibâdet; bütün organlarla yapılanı ise muhabbet zikridir.[4] “Siz beni zikredin ben de sizi zikredeyim” (Bakara, 2/152) ve “Ben, beni zikredenin hemen yanı başındayım” (Aclûnî, II/232) şeklindeki naslarda belirtilen zikirleri bu kabilden saymış ve bu tür yapılacak zikrin semerelerini şöyle tavsif etmiştir:

“Bu zikre muhabbet ve marifet zikri denir. Has kulların zikridir. Faydası kaleme gelmeyeceği gibi dille beyân olunamaz. Karşılığını Allah bilir. Bu muhabbet ve marifet zikri, velâyetin sırrı ve bütün ilimlerin özüdür. “Nefsini bilen Rabbini bilir” hadîs-i şerîfi gereğince bu yüce ilim, zikirden başka bir şeyle hâsıl olmaz. Bu ma’nâyı çok iyi bildiği için Muhammed Mustafa özellikle Ser-Çeşme-yiEvliyâ‘Aliy-yiMurtazâ’ya bu zikri telkîn etmişlerdir. Zikrin işaret edilen bu özelliklerinden dolayı Hazret-i Ali, “bütün ilimler bana bu zikir telkini esnasında âşikâr oldu” buyurmuştur.”[5]

Gaybî, seyr u sülûkunu tamamladığı tarîkatının zikirle ilgisini yukarıdaki fikirlerine göre yeni bir şerh ile şöyle anlatır:

“Tarîkatımız muhabbet, sohbet ve marifet üzerine teessüs etmiştir. Diğer tarîkatlardaki meşakkat verici riyazet, bedeni mücâhede, devran, çok vird ve zikir, resmî olarak yoktur.

[1]Süleyman Uludağ, Bayezîd-i Bistâmî, Ankara 1994 s.131.

[2]AzîzüddinNesefî, Tasavvuf’ta İnsan Meselesi-İnsân-ı Kâmil,terc. Mehmet Kanar, İst. 1990 ss. 58-59.

[3]Gaybî, Risâle-i Esmâ,agm.68a-b.

[4]Gaybî, Bî’atnâme, agm. 29b-30a.

[5]Gaybî, age, agm. 30a.

Bütün amellerden maksat marifet tahsil etmek olduğu için marifet hâsıl etmeyen hareketler beyhûdedir.”[1]

Gölpınarlı, “Melâmîlikteevrâd ve ezkâr yoktur”[2] tezini savunurken Gaybî­’nin bu sözünü delil göstermiştir. Gaybî ve şeyhi İbrâhîm Efendi’nin bu ve benzeri beyânlarından hareketle bu sonucu çıkarmak zordur. Zîrâİbrâhîm Efendi’nin Sohbetnâme’de geçen şu ifadesi zikri ve zikirde devranı tavsiye etmektedir:

“Büyüklerinizin yolunu terk etmeyin. Onların âyin ve erkânları üzere muhabbetimizi isteyenlere vaaz ve nasihat edin. Geceleri ihya ederek, tevhîd ve devrandan uzak olmayın.”[3]

Gaybî’nin marifet hakkındaki “…ol hâsıl olmadıktan sonra”değerlendirmesi, marifet hâsıl eden devran ve zikrin taraftarı olduğunun bir delilidir. Zikirde devran yapmak için altı şart ileri sürmüş[4] ve bu konudaki fikirlerini veciz ifadelerle şöyle dile getirmiştir:

Durmak u dönmek kamu Hak’dan ise ger ey fakī

Hakkiçündönmekden sana pes neden nâmûs olur

 

Sûretâ raks itmez isek ma’nâda raks üzreyiz

Biz hayâl-i ‘âlemüz, ‘âlem bize fânûs olur

Bahre irmez nehr-âsâ dönmeyince ‘âşıkân

Sâkin olan evliyâGaybî, kamu kāmûsolur.[5]

Gaybî, Biat-ı Rıdvân olarak İslâm tarihine geçen biatta, Hazret-i Muham­med’in zikir değil de muhabbet telkini yaptığı görüşündedir.[6]Tarîkatta muhabbetin farz, sünnet üzere el almanın sünnet olduğunu belirterek biat esnasında zikir telkini yapmanın gayesini şöyle dile getirmiştir:

“Sâlikin gönlü süt, mürşidin telkini ateştir. Aşk ve muhabbet mayası, telkîn-i zikir âteşiylesâlikin gönül sütüne çalınır. Sâlikin gönlü mayalanır ve marifetullah kaymağı hâsıl olur.”[7]

Tarîkatlarının hem cehrî hem de hafî zikri kuşattığını ifade eden Gaybî, hayvanî şehvetlerle esfele düşmüş, beşeriyet zindanında hapsolmuş kimselere, darb-ı şedîd ve hareket-i kaviye ile zikretmeyi tavsiye etmiştir. Ona göre, özellikle kelime-i tevhîd kuvvetle zikredilmelidir. Darb-ı zikir vasıtası ile kelime-i tevhîdinnûru, cesetten kalbe erişir ve bütün organlar nasibini alır. Bu mertebeye ulaşan kişi artık hafî zikre devam edebilir.[8]Gaybî, şu şiirinde zikrin önemini, yapılışını ve semeresini özetlemiştir:

Ey hakīkat gencine ersem diyen

Zikr-i Hakk’a cân u dilden tâlib ol

Ma’rifet cennetine girsem diyen

Zikr-i Hakk’a cân u dilden tâlib ol

 

Zikr-i Hak’dan dilini itme cüdâ

Tâ ire dilden dile feyz-i Hudâ

Kıl tazarru’ cân u başı et fedâ

Zikr-i Hakk’a cân u dilden tâlib ol

[1]Gaybî, Rûhul-Hakīka,agm. 33b.

[2] Gölpınarlı, age. s.194.

[3]Gaybî, Sohbetnâme, agm. s.47.

[4] Zikirde devran yapabilmek için gerekli gördüğü altı şart için bk. Gaybî, Risâle-i Esmâ, agm.135a-b.

[5]Gaybî, Divan, MY s.21.

[6]Biatta muhabbetin önemi için bk. Gaybî, Bî’atnâme, agm.28b-29a.

[7]Gaybî, Risâle-i Esmâ,agm. 86b.

[8]Gaybî, ay.

Her kimin olsa dilinde zikr-i Hak

Lâ-cerem kalbine düşer fikr-i Hak

Zikr ü fikr ile bulunur sırr-ı Hak

Zikr-i Hakk’a cân u dilden tâlib ol

 

Zikr-i Hak ile olursa kim enîs

Gaybî’yâ Hak iledir lâ-büddcelîs

Meclis-i Hak’dırnefâisdennefîs

Zikr-i Hakk’a cân u dilden tâlib ol.[1]

Aşağıdaki şiirinde de zikrin önemli bir prensibini ortaya koymuştur. Tasavvuf yolu,âfâktanziyade enfüsîdir. Bu manayı şu güzel ifadeleri ile şerh etmiştir ki bu düşünceleri tevhîd, Allah, insan, gönül ve diğer düşüncelerinin tabii bir sonucudur:

Dâimâferyâdidersin Hak deyuyâ Hû deyu

Sende Hak u Hû diyen Sübhân değildir ya nedir

 

Zâkir olan kande ise ğâfil ü ebleh olur

Hâzırığâib sanan nâdân değildir ya nedir

 

Zâkir oldur kendin anub ‘ârif-i billah olur

‘Ârif-i nefs ‘ârif-i Rahmân değildir ya nedir.[2]

 

a- Kelime-i Tevhîd ve Zikri:

Gaybî’ye göre farzların en güzeli “Lâ ilahe illallah” demektir. Lâ ilahe illallah’ın sırrı ancak havastan dinlemekle elde edilir. Gaybî, Kur’an-ı Kerim’de iki yerde geçen kelime-i tevhîde göre insanları iki grupta mütalaa etmiştir. Bunlardan birincisi, “Onlara ‘Allah’tan başka ilah yoktur’ denildiği vakit tekebbürde bulunurlar” (Saffat, 37/35) âyetininşumûlüne giren havasa karşı kibirli, sadece dilleriyle zikretmeyi marifet sayan taklit sahibi kişilerdir. İkinci gruptakiler ise “Bil ki Allah’tan başka ilah yoktur” (Muhammed, 47/19) âyetininşumûlündeki havas-ı muvahhidindir. Havas-ı muvahhidin; nefy ile menfiyi, îcab ile mûcibi bilen, lisanlarıyla söylediklerine kalpleriyle de muvafakat edenlerdir.[3]Gaybî; kelime-i tevhîdinLa’sını şeriat, İlahe’sinitarîkat, İlla’sını marifet ve Allah’ını da hakikatle özdeşleştirmiştir. Bu kelimeler, dinin esası ve seyr u sülûkun tafsilatıdır. Kelime-i tevhîdi diliyle zikredip sırrıyla tasdîk etmek, âlemin rûhu, gizli kelimelerin açığa çıkma mahalli, kıyametin de kopmamasının nedenidir.[4] Amellerin en faziletlisi, zikrullah; zikrullahın da en efdali, kelime-i tevhîddir. Kelime-i tevhîdin zikrinden hâsıl olan marifetullah ise hiçbir amelde yoktur.[5]

Gaybî’ye göre kelime-i tevhîdin zikirlerin en faziletlisi olmasının nedeni şudur: Kelime-i tevhîdsırr-ı murabba’ât ve on iki harfine izafeten, sırr-ı isnâaşeredir. Lâ ilahe illallah cümlesindeki on iki harf, on iki burç olup bu kaleye giren cehennem azabından kurtulur ve vahdet cennetine girer. Özetlenen bu manayı gözeterek bu üslup ile zikredenler, âlemin dili ve Cenâb-ı Hakk’ın nutukta halîfe ve nâibi olur. Fezkürûnîezkürkümün sırrı zâhir olur.[6]

Gaybî, kelime-i tevhîdi sabah namazından sonra darb ile 99 kere zikretmeyi vird olarak tavsiye etmiştir. Bu sayı,esmâ-ihüsnâya denk geldiği için adede riayet edilmelidir. Bu niyet,

[1]Gaybî, Divan, MY s.57.

[2]Gaybî,ay.

[3]Gaybî, Risâle-i Halvetiyye-i Bayrâmiyye,agm. 12b.

[4]Gaybî, age, agm.10b.

[5]Gaybî, Risâle-i Esmâ, agm.82a.

[6]Gaybî, Risâle-i Halvetiyye-i Bayrâmiyye, agm. 10b.

bu şuur ve bu disiplinle yapılmayan zikre münafık ve kezzab zikri adını vermiştir.[1]

Şu şiiri, kelime-i tevhîd ve zikri hakkında fikirlerini özetlemektedir:

Lâ ile eşyâyınefy et, müsbit ol illâ ile

Dâimâ zevk üzre ol mahfîcemüstesnâ ile

 

Sûretinlâdırhakīkat, ma’nânillâdır senin

Lafz ile olma mukayyed, mutlak ol ma’nâ ile

 

Nefy içinde menfî hem müsbet içinde müsbet ol

Sırrın izhâr etme illâ remz ile îmâ ile

 

Fi’l-hakīkanefy ü menfî, müsbit-i eşyâhemân

Sâbit ü bâkīdurur Hak dâimâeşyâ ile

 

Gaybîyâteşbîh ü tenzîhüzredevr et dem-be-dem

Sûretâtevhîdeçünki geldi lâ ile illâ ile.[2]

 

b- Allah İsmi ve Zikri:

Allah isminin bir mana bir de sûret yönü olduğunu İbn Arabî’den mülhem olarak kabul eden Gaybî,[3] Allah isminin sûret yönüne Rahman, mana yönüne de Allah adını vermiştir. “İster Allah ister Rahman diye dua edin” (İsra, 17/110) âyetini delil göstererek Allah’ın bütün isimlerinin Allah ve Rahman ismine münhasır olduğunu belirtmiş ve bu ismin şu özelliklerini dile getirmiştir:

“Zât-ı mukaddesenin âlemi ve lafzâtullahın hakikati ve hâssası (şudur); Hakikati bilinmekten münezzeh olan kendi zâtına ancak delildir. Zâtî ve sıfâtî bütün isimlerin hüviyeti mertebesindedir. Bütün isimlerin manaları, bu isimde toplanmış olup, bundan çıkar ve yine bu isme döner.”[4]

Allah ismini zikretmenin keyfiyeti ve faydalarını ise şöyle belirtmiştir:

“…Her kim dâimyâ Allah dese nûraniyet gelerek kalbini kuşatır ve keşiflere sahip olur. Allah ismini daima zikreden kişi, gamdan uzaklaşır ve her muradı gerçekleşir.”[5] “Yatsı namazından sonra yatakta sayı gözetmeksizin vird-i lisanla meşgul olunmalıdır. Lisan ile zikrederken kalbinde şu niyet olmalıdır: “Allahume’î ve hüve nâzirunileyye(Allah benimledir ve bana bakıcıdır.)” Mürîd, bu niyet ve şuuru kalbinde tahkīk eylemeli; sessizce ALLAH ALLAH diye murad eylediği kadar zikirle meşgul olmalıdır. Bu vird-i şerîfte olan keyfiyet ve tesîrin başka bir virdde olma ihtimali yoktur. Bu söylediklerimiz tecrübe ile sabittir.”[6]

 

c- Hû İsmi ve Zikri:

Gaybî; isminin evvel, âhir, zâhir ve bâtını hâvi olan bir isim olduğunu şu beyit ile ifade etmiştir:

Hâzi bâtın vâv ez zâhirbüved

Ya’ni Hû evvel u âhirbüved.[7]

Ona göre Hû ismindeki , hüviyet ve gayb, bâtın ve nefis, rûh ve sır ve Hakk’a; Vâv da şehâdet ve kayd, zuhûr ve cisim, sûret ve tecellîye delâlet eder. Bir kimse Hû ism-i şerîfini

[1]Gaybî, age, agm. 12b.

[2]Gaybî, Divan, s.51.

[3]Gaybî, Risâle-i Esmâ, agm. 69b.

[4]Gaybî, age, agm. 54b.

[5]Gaybî, ay.

[6]Gaybî, Risâle-i Halvetiyye-i Bayrâmiyye, agm. 13a.

[7] “Hâ bâtından;vavzâhirdendir. Yani Hû, Evvel ve Âhirdir.”

zikretmesi ile evvel ve âhir, zâhir ve bâtın, gayb ve şehâdet, mülk ve melekütün hepsini zikretmiş olur.[1]Tarîkat ehli kişiler, özellikle bu ismi seçerler. Çünkü bu isim telaffuzda hafif ve manada latiftir. Gaybî, bu ismin, kelime-i tevhîdden sonra her gün Allah’ın 1001 ismine izafeten 1001 defa zikredilmesini tavsiye etmiştir.[2]

 

d- Esmâ-iHüsnâ ve Zikri:

Gaybî’ye göre, esmâ-ihüsnâdan her biri bir manaya delalet eder. Hangi nefeste o ismin manası galip olursa, nefes o ismin manası ile kuvvetli bir münasebette olur. O ism-i şerîfvird edinilip, manası gereği devam edilirse hemen menfaat görünür.[3]Allah’ın güzel isimleri vardır, onlarla O’na dua ediniz” (İsra, 17/110) âyetini delil göstererek esmâ-ihüsnânın şu özelliklerini de dile getirmiştir:

“Allah’ın zâtı bilinmekten münezzehtir. Bundan dolayı O’na yol bulup istifade etmek mümkün değildir. Celâl ve cemâl feyzinden hisse sahibi olmanın tek yolu,esmâ-ihüsnâve onun zikredilmesidir. Esmâ-ihüsnâ, Allah’tan isteklere vesile ve şefaatçi olduğundan bu yolla istekler kabul edilir ve tamam olur.”[4]

Âyet ve hadîslere dayanarak Allah’ın isimlerinin güzel olmasını, Allah’ın cisim olmasını da gerektiren manasız güzel olmaya değil, hem manalarının hem de lafızlarının güzel olmasına bağlamıştır.[5]Risâle-i Esmâ’daesmâ-ihüsnânın hepsini sayarak bunların anlamlarını, hakikatlerini, hangi isim grubunda olduğunu, o ismi sayan kişinin ne gibi sonuçlarla karşılaşacağını ayrı ayrı açıklamıştır. Esmâ-ihüsnâyı sırasıyla esmâ-yıef’al, esmâ-yısıfat ve esmâ-yı zât olarak üç kısımda mütalaa etmiştir. Esmâ-yıef’al ile zikretmek taalluk, esmâ-yısıfat ile zikretmek tahalluk ve esmâ-yı zât ile zikretmek ise tahakkuktur.[6]Esmâ-ihüsnâ ile zikredecek kişi fiil, sıfat ve zât mertebelerinden birinde bulunur. Bu konunun tafsilatını şöyle dile getirmiştir:

“…Kim bu -salih amellerin en efdali olan-esmâ-ihüsnâyı dili ile zikredip vird edinse ef’al cennetine girer. Ef’al cenneti; lezzetli yiyecek, nefis içecek, süslü elbise, temiz mesken ve güzellerle nikâhlanma gibidir. Bu cennete amel ve nefis cenneti de denir. Kişi, esmâ-ihüsnânın güzel ma’nâlarından hâsıl olan ilahî huylarla huylanırsa sıfat cennetine girer. Bu cennet, ma’nâ cennetidir. Kim ilahî isimlerin tamamını manevî hayatında gerçekleştirirse, zât cennetindedir. Bu cennette cemâlin mutlak olarak seyri vardır ki bunun diğer bir adı da rûhtur. Son makamı başarmış olanlar, müşâhede ve tecellî mertebesinden de geçerek, yaratılışın dış görünümünde yok olurlar. Allah’ın birlik denizinde sonsuzluğu tadar ve O’nunla birlikte olmanın zevkini alır ve vahdet sırrına nâil olurlar.”[7]

 

2. Biat

El almayı tarîkattabiatın sünneti, ahde vefa üzere muhabbet etmeyi de farzı olarak değerlendiren Gaybî, erkek ve kadınlara verilecek biatın resmiyetinden bahsettikten sonra biatta zikir telkininin önemi üzerinde durmuş,[8] Hazret-i Muhammed’in Hudeybiye Antlaşması öncesinde Müslümanlardan aldığı -Biat-ı Rıdvân adıyla İslâm tarihine geçen- biat ile şeyhlerin tarîkata girerken mürîdlerinden aldığı biatın benzerliklerini ve farklılıklarını ortaya koymuştur. Silsilesi sahih, şeriat, tarîkat, marifet ve hakikat mertebesine ulaşmış bir şeyhten biat almayı, tarîkatın öncelikli farzları arasında gösteren Gaybî,[9] bu konu ile ilgili seçtiği deliller arasında geçen MümtehineSûresi’nin 12. âyetine göre biatınmürîd ve mürşid tarafından altı şart içermesi gerektiğini belirtmiştir. Bu âyette geçen Allah’a şirk koşmamayı, “Allah’a ulaşmakta vesile edinmiş olduğu mürşidine devamlı teveccüh üzere olup, onun muhabbetinden başka bir muhabbete kalbinde yer vermemek;” hırsızlık etmemeyi, “başka birisinin marifetine benimdir dememek;” zina etmemeyi, “şeyhinden başka biriyle sohbet etmemek;” katil olmamayı, “sâlikinkalb-i rahmine şeyhin koyduğu telkinin hakikati ve ilahî muhabbet nutfesinden doğan ilahî zevk ve rûhanî olan kalb oğlunu, nefsanî sıfat ve ahlâklara dönerek öldürmemek;” bühtan ve iftira etmemeyi, “Allah’ın bir lütuf ve ihsanı olarak kendisine isabet eden iyilikleri nefsine isnat etmemek;” ma’rûfa isyan etmemeyi de “şeyhin emirlerine uymak” şeklinde açıklayarak bu şartlara uyanların biatının sahih olduğunu belirtmiştir.[10]Biatta zikir telkini yapmanın gereğini ise şöyle açıklamıştır:

“Telkîn, telkih yani aşılama gibidir. Beyt;

Bağbân-ı dehr elinde bir kalemsin kim bu gün

Aşulanûbtutduncihânı ser-teser önden sona

Bu (tasavvuf) âlemde, “önce arkadaş sonra yol” gereğince yol arkadaşı bulmalıdır. Daha sonra gönlünü, hakiki hidayet verici olan Hazret-i Sultan-ı Enbiyâ’nın“Muhakkak ki sana biat edenler ancak Allah’a biat etmişlerdir” (Fetih, 48/10) âyetininzuhûr mahalli olan mübarek eline teslim etmelidir. Şeyh de testeresini eline alır, İlahe budağını kalbinden tamamen keser. Bu kesilen budağın yerine “Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir”in bir benzeri olan İlla kalemini aşılar. Cismanî ve rûhanî lezzetlerin en lezzetlisi olan Allah meyvesini anbean yeniden aşılar. Daha sonra tecellî ve bürûz ederek yeni yeni zevkler üzere olup, Allah’ta seyir rütbesine nâil olunur.”[11]

Biatsız yapılacak olan zikri “O’na temiz dua -kelimeler- ve iyi ameller yükselir” (Fâtır, 35/10) âyetini de delil göstererek Allah’a yükselmeyen amel olarak nitelemiştir.[12]

 

3. Seyr u Sülûk

“Hakk’a ulaşmak için bir rehberin öncülüğünde ve denetiminde çıkılan manevî ve rûhi yolculuk”[13] olarak tarif edilen seyr u sülûkuGaybî, şeriatta cahillikten ilme ve hakikatte kendi varlığından Hak varlığına gitme ve kendini nefy ve Hakk’ı ispat olarak tanımlamıştır.[14]

Maksut, maksuda gidici, maksudun yolu, hâdî ve şeyh-i kâmil gibi unsurları sıhhatli bir seyr u sülûk için şart koşan Gaybî, maksudu sâlikin kendi hali; maksuda gidiciyi sâlikin iç âlemi, akıl, kalp, rûh ve nefis gibi insanın önemli uzuvları olarak görmüştür.[15]Seyr u sülûkte maksudun yolunun özellikleri olarak da şunları dile getirmiştir:

“Muvahhid ve muhakkıklerin nazarında kişiyi Hakk’a ulaştıran yol tektir. Sâlik, öncelikle şer’î hükümlerden sorumludur. Zâhirî ilmi tahsil etmeli, şeriat-ı mutahharanınitikadî ve amelî veçhelerinde farz ve vacip olan şeyleri öğrenmelidir. Ona gerekli ve faydalı tasavvufî bilgileri içeren ilmi okumalıdır. Bu davranışı onu, anlatılanları rahat ve tam bir şekilde anlayabilecek bir mertebeye getirir. Evliyânın hizmetinde olup sözlerini anlayabilmek, büyük bir rükündür. Söz anlamak tahsilini ikmal ettikten sonra, kâmil bir şeyhe varıp ona mürîd olunmalıdır. Ondan başka bir şeyhe muhabbet etmemelidir. Tarîkat bilgisinden ne gerekli ise onu öğrenmeli, bu konuda daha önce yaşamış ve bu işi başarmışların hikâyelerine nazar etmelidir. Bu kişilerin makam, riyazet ve mücâhedelerinden de bir miktar okumalıdır. Kitaplardan uzaklaşıpmürşid edindiği şeyh kendi kabiliyetlerine göre her ne emrederse, “emriniz başımın üzerine” diyerek kendisine daha fazla manevî kazanç sağlayacak olan işlerin müdavimi olmalıdır.”[16]

Gaybî, Allah’ın gönülde yanan ateşinden bir ateş olarak gördüğü aşk ve marifeti sülûkun farzı; uzlet, açlık, uyanıklık ve susmayı sülûkun rükünleri; hicaplardan geçmek ve makamlara ulaşmayı da sülûkun iki adımı olarak değerlendirmiştir.[17]

Ayrıca seyr u sülûkun tekmilinin yedi esmâya münhasır olmasını ise şöyle açıklar:

“Yedinin sırrıdır. (Bu ise), kelime-i şehâdetin yedi kelimesi, isimlerin önderi olan yedi zâtî isim, yedi zâtîsıfat, yedi yıldız, yedi iklîm, yedi büdela, yedi devir, yedi a’za, yedi nefis, yedi tavır, yedi seyir, yedi nûr, yedi maden, kabiliyetli sâlikin yedi alâmeti, şeriatta yapılması gereken yedi önemli iş, sâlikin yedi şartı, sülûk mertebelerinde sâlikin yedi ismidir.”[18]

Kendisi seyr u sülûk yapan kişilerin durumları ile ilgili meczûb, meczûb-ı sâlik, sâlik-i meczûb ve sâlik (veya diğer ifadeyle sâlik-i nameczûb) olanların bu isimlerle anılmasının nedenlerini ise şöyle ifade etmiştir:

“…Meczûba Allah’ın inayeti yetişmiştir. Gönül yüzünü Allah’tan başka bütün sevgilerden döndürmüş, kendisine çekmiş ve kendini bildirmiştir. O kimse Allah dostluğundan cezbeye yani aşk mertebesine gelerek Allah’tan başka bir şey görmez ve bilmez olmuştur. Bu kişilerden aşk mertebesinde kalanlara meczûb denir. Eğer cezbe ve aşk mertebesinden geri gelip kendisinden haberdâr olur ve sülûk ederek sülûkunu tamamlar ve yine aşk cezbesi devam ederse bu kişi meczûb-ı sâliktir. Önce sülük eden ve ardından Hakk’ın aşkı ve cezbesi yetişen kimseye sâlik-i meczûb denir. Eğer sülûk eden ve sülûku tamamlayan kişiye aşk yetişmezse bunun gibi kimseye de sâlik-i [na]meczûb derler. Bu dördünden şeyh ve mürşidliğe lâyık ve müstehakmeczûb-ı sâlikdir ki hem kâmil hem mükemmildir.”[19]

Gaybî, diğer sûfiler gibi seyri; seyrilellah, seyrlillah, seyr‘alellah,seyrma’allah, seyrfillah, seyranillah, seyr billah olarak yediye ayırmış; bunların her birini bir peygamberle özdeşleştirerek sonuncu seyr olan seyrbillahı, Muhammedî seyr diye nitelemiştir.[20] Âli himmet almak, müdrik, cesed, devam-ı sebât ve vefa, hakikatli, hakşinas olmak, sırrı nigâhdar ve raz açmayı sâlikin yedi alameti; taleb, irâde, âşık, saâdet, ârif, muvahhid, muhabbet ve mahbubu sâlikin yedi ismi olarak belirtmiştir.[21] Hazret-i Muhammed’in Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali’ye (r.a) göre sülûku ayrı ayrı tarif ettiğini söyleyerek sülûkte şeriat ve tarîkatın önemini ve seyr u sülûk etmenin temel amaçlarını şöyle anlatmıştır:

“Hangi tarîkatta olursa olsun Cenâb-ı Hakk’ın marifetine yol arayan Hak tâliplerinin dört mertebeye riayet etmeden hedeflerine ulaşabilmeleri mümkün değildir. Bu açıdan sülûk, fıtrî ve zâtî olup sonradan oluşan bir özellik değildir. Zîrâ hakikatte sülûk etmek, insandaki kesafeti letafete tebdîl eylemektir. “O her şeye nüfuz eden (latîf), her şeyden haberdar (habîr) olandır” (Enam, 6/103) gereğince ve “Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanın” emrine uyup letafet tahsil etmektir. Bu ma’nâdanâgâh oldukları için bütün evliyâ şu mevzuda ittifak etmişlerdir ki bir tâlibin mertebe-i velâyete dâhil olması için dört kapıya -ki bu kapılar; şeriat, tarîkat, hakikat ve marifettir- sarılması zarûret ve mukarrerdir.”[22]

Gaybî, ahlâkın ahlâk-ı hamîde olması için sülûk ile ahlâk arasında şöyle bir bağlantı kurmuştur:

“Ey azîz, zihne gelen kabul edilemeyecek hâtıralar, zemmedilmiş olan huylar ve fasit fikirlerden sülûksüz kurtulmak mümkün değildir. Sülûk ise ancak şeriat, tarîkat, hakikat ve marifeti bilmek ve yaşamakla olur. “Şeriat sözlerim, tarîkat eylemlerim, hakikat de hallerimdir” (Aclûnî, II/4) gereğince şeriat; insân-ı kâmilin sözünden ve tarîkat; insân-ı kâmilin işlediğinden ve hakikat; insân-ı kâmilin gördüğünden ibarettir. Şeriatta sülûk, cahillikten ilme giderek şeriat bilgisini gerektiği kadar öğrenmektir. Tarîkatta yaramaz huylardan iyi huylara giderek iyi huylar hâsıl etmektir. Hakikat de kendi varlığından Hak varlığına gitmek ise gerçekte kendini yok ve Hakk’ı var bilmektir.”[23]

Gaybî; sülûkun sadece insana mahsus bir hal olmadığını, diğer varlıkların da seyr u sülûk ettiklerini ve seyr u sülûk etmelerinin sebeplerini şöyle anlatmıştır:

“Sülûk, sadece insana mahsus bir hal değildir. Varlıkların hepsi kendi nihayet ve gayesini bulmak için sülûk ederler. Her varlığın nihayeti, o varlığın kemâlidir. Her varlığın gayesi insandır. İnsan ise her şeyin en kemâl noktasıdır. Tabii olarak hedeflerine doğru giderler. Varlıkların her biri, kendi kemâl noktası olan insana ulaşabilmek için seyir ve sefer eder. İnsan da kendi nihayet ve gayesi olan kayıtlardan azat olarak ve hürriyetine erişebilmesi için seyr u sefer etmesi gerekir. İnsan ve diğer varlıkların seyr u sülûkune gerekçe ise aşk ve muhabbettir.”[24]

 

 

[1]Gaybî, Risâle-i Esmâ,agm. 91b.

[2]Gaybî, Risâle-i Halvetiyye-i Bayrâmiyye, agm.12a.

[3]Gaybî, Risâle-i Esmâ,agm. 65b.

[4]Gaybî, age, agm.52b.

[5]Gaybî, ay.

[6]Gaybî, age, agm.68b.

[7]Gaybî, age, agm.68a.

[8]Gaybî, age, agm.80a.

[9]Gaybî, age, agm.79a.

[10]Gaybî, age, agm.80a.

[11]Gaybî, age, agm.84a.

[12]Gaybî, age, agm.86a.

[13]Süleyman Uludağ,Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, s.428.

[14]Gaybî, age, agm.75a.

[15]Gaybî, ay.

[16]Gaybî, age, agm.76a.

[17]Gaybî, age, agm.78a.

[18]Gaybî, age, agm.87a.

[19]Gaybî, age, agm.90a.

[20]Gaybî, age, agm.89b.

[21]Gaybî, ay.

[22]Gaybî, Risâle-i Halvetiyye-i Bayrâmiyye, agm.11a.

[23]Gaybî, Mekârim-i Ahlâk fi Tarîk-ı Uşşâk,agm.18a.

[24]Gaybî, age, agm.18b.

Close

Cart

Sepetinizde ürün bulunmuyor.